DEVA Partili EKMEN: “Hepimizin ortak bir sorumluluğu var: Bu ülkenin yıllardır taşıdığı ağır bir yükü artık sona erdirmek”
10.08.2026
DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve
Mersin Milletvekili Mehmet Emin Ekmen, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel
Kurulu’nda görüşülmekte olan Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin
Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi’nin tümü üzerine söz aldı. Ekmen
konuşmasında şunları söyledi:
YENİ YOL Grubu olarak bu yola çıkışın
kendisini meşru ve doğru bir çaba olarak gördük. Muhalefetin farklı
görüşlerine, düşüncelerine, önerilerine, toplumun vicdanına, toplumdan gelen
itirazlara ve beklentilere daha fazla önem verilmesi gerektiğini her aşamada
dile getirdik; sürece destek kadar doğrudan karşıtlığın, kaygı ve eleştirilerin
başta Millet Meclisi olmak üzere kamusal alanda görünürlüğünün her açıdan
kıymetli olduğunu ifade ettik. Değerlendirme ve eleştiri için sürecin yapısını,
karakterini doğru değerlendirmek gerekir. Bu süreç, Türkiye'nin
demokratikleşmesine dair bir süreç değildir, Kürt meselesine dair kök
sebeplerinin ele alındığı bir süreç de değildir. Bu süreç, Kürt meselesinden
neşet eden ancak yer yer bu meseleyi de aşan, PKK/KCK terör örgütünün
görüşmeler yoluyla silahsızlandırılması sürecidir.
Dünya; silahlı isyan ya da terör gruplarının
görüşmeler yoluyla silahsızlandırılması ve örgütsel varlıklarının sona
erdirilmesinde önemli tarihsel bir tecrübeye sahiptir. Bilinen hiçbir isyan
veya örgüt bir devlete diz çöktüremediği gibi, hiçbir devlet de son ferdini yok
ederek isyanları sona erdirememiştir. Güney Afrika, Kolombiya Endonezya,
Filipinler, İrlanda ve İspanya gibi birçok örnek sayılabilir. Türkiye
Cumhuriyeti devletinin de 1920 ile 1938 yılları arasında birçok affa imza
attığı bilinmektedir. Mustafa Kemal Atatürk son olarak 3527 sayılı 29 Haziran
1938 kabul tarihli Af Kanunu'yla, istiklal mahkemeleri kararlarını bütün
sonuçlarıyla ortadan kaldırmıştır. Yakın dönemde Erbakan, Özal, Demirel gibi
siyasetçiler yanında Genelkurmay ve MİT Başkanlıklarının da benzer çabalar
içerisinde olduğu bilinmektedir. 1984'ten bugüne kadar farklı isimlerle 9 yasa
çıkarılmıştır.
Önceki ay medyaya aynı gün yansıyan iki haber
içinde bulunduğumuz sürecin önemini bir kere daha hatırlattı. İmralı heyetinden
Avukat Özgür Erol, Abdullah Öcalan'ın "Aslında 93'te belli bir aşama kat
etmiştik. Keşke o gün bu iş bitseydi." Dediğini aktardı. Aynı gün Sayın
Hakan Fidan da Katar'da "2013 yılında bu işi neticelendirmeye çok
yaklaşmıştık. Keşke tamamlayabilseydik." dedi. İki ayrı dönemden iki
"keşke" ifadesi. 1993 girişiminin akim kalmasının
"keşke"sinin maliyeti en az 40 bin can kaybı ve trilyonlarca dolar,
2013 sürecinin yarıda kalmasının "keşke"sinin maliyeti ise en az 10
bin can kaybı. Umarız içinde bulunduğumuz süreçte bir "keşke"yle
bitmez.
Böyle bir süreç yönetiminin bazı ön kabullere
ihtiyacı vardır. Bunlardan ilki herhangi bir girişimin kamu düzeni zafiyeti
yaratmaması gerektiğidir. Özellikle 2013 süreci bu konuda kötü bir hafızaya
sahiptir. Yine, örgütün Kürt meselesinden neşet etmiş olmasına rağmen Kürtler
adına liderlik ve temsiliyet makamının oluşturulmasına da izin vermemek
gerekir. Kürtler de tıpkı diğer unsurlar kadar çeşitli, farklı siyasi görüşlere
ve organizasyonlara sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını ilgilendiren
bütün konularda olduğu gibi kendilerini ilgilendiren konulara da bu çeşitlilik
ve temsiliyet dengesi içinde müdahil olacaklardır.
Bir başka konu da Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlarının hak ve özgürlükleri veya Türkiye Cumhuriyeti devletinin yapısal
dönüşümünün müzakere alanı Türkiye Büyük Millet Meclisinin komisyon
salonlarıdır, Genel Kuruldur, siyasettir, milletin Meclisidir.
Geçmişe nispeten bu girişimin başarılı olma
ihtimalinin kuvvetli olduğuna inanıyoruz. Bu kuvvet sebeplerinin başında
kendine özgü hikâyesi, siyasal duruşu ve yaptığı çağrıyla süreci tetikleyen
Sayın Devlet Bahçeli'nin rolüdür. Bu vesileyle bir kere daha teşekkür ediyoruz.
Örgütünün metodolojik dönüşümünü yönetmek iddiasıyla ön şart ileri sürmeden bu
çağrıya cevap veren Abdullah Öcalan, çağrıyı süreçlenebilecek bir olguya
taşımıştır. Üçüncü avantaj, ciddi eleştiri ve farklılıklara rağmen Mecliste
oluşan güçlü konsensüstür. Bu bağlamda Sayın Mahmut Arıkan, Sayın Ahmet
Davutoğlu ve Sayın Ali Babacan'ın açık ve net destek, tavsiye ve eleştirilerini
de hatırlatmak gerekir. Bugüne kadar devlet merkezli, süreç bozucu bir olayın
yaşanmamış olması da devlet kurumlarının süreçteki pozitif rolüne ve uyumuna
işaret eder. Sayın İbrahim Kalın ve MİT Başkanlığının hak ettikleri özel
takdiri de kayda geçirmek gerekir. Sürecin yönetiminde ve bugüne gelmesinde
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan'ın devlet başkanı olarak oynadığı pozitif rol
açıktır. Kalkınma yolu ve benzeri kuşak yollarının güvenlik ihtiyacı, Orta
Doğu'daki silahlı gruplarının tasfiye süreci, Avrupa'nın güvenlik mimarisinde
Türkiye'ye artan ihtiyaç ve daha birçok sebep bölgesel ve uluslararası
konjonktüründe fırsat ve imkânlar yarattığını gösterir.
Bu süreç başlatıldığında Sayın Devlet Bahçeli
en önemli referansı iç cephenin tahkimine vermişti. Bu tahkim için Şerafettin
Can Atalay, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Yalçınkaya ve benzeri AİHM ve
Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasını, KHK'lilerin yaşadığı sorunlara
ilişkin adım atılmasını bekledik, durduk. Aksine, ceza usul hukukunu ve
kişilerin masumiyet karinesini yok sayan birçok soruşturma gördük, yargı eliyle
siyasetin dizaynına dair birçok yeni örnekle karşılaştık. Siyasi alanı, söz
söyleme alanını daraltan soruşturmalardan yargı kararlarının uygulanmamasının
yasal güvence altına alınmasına dair düzenlemeye kadar bir hukuk devletinin en
temel ve basit gerekliliklerinden uzaklaşan birçok örneğe tanık olduk. Bu kadar
kuvvetli bir desteğin olduğu, bu kadar paydaşın başarısı için fiilen ve kavlen
dua ettiği bir sürecin çok daha dikkatli yürütülmesi gerekirdi. Geride kalan
zamanda Türkiye'nin daha demokrat, daha çoğulcu, daha özgürlükçü bir hukuk
devleti olacağına dair inanç güçlendirilememiştir; atılması gereken birçok adım
atılmamış ve bu durum sürece olan güveni zayıflatmıştır. Bu meselenin ortadan
kalkmasıyla, bu demokratik dönüşümün gündeme alınmasının önünde bir engel
kalmayacağını savunuyor, bu yönde gelişmeler bekliyoruz.
Sayın Devlet Bahçeli'nin 22 Ekim, 5 Kasım
2024 ve 5 Mayıs 2026'da MHP Grubunda yaptığı konuşmalar ve yine Sayın
Bahçeli'nin 31 Mart, 1 Nisan, 2 Nisan 2025 ve 19 Mayıs 2026'da Türkgün
gazetesinde yayımlanan yazılarında, bu sürecin getirisi ve fırsatı olarak hukuk
devletine, demokratik dönüşüme dair oldukça kuvvetli ve derinlikli bir
perspektif görüyoruz. Doğrusu, biz, bunları Sayın Bahçeli'nin Türk milletine ve
Türk siyasetine verilmiş birer taahhüdü olarak görüyor ve kendisinin de bu
taahhütlerin arkasında sonuna kadar duracağına inanıyoruz, bu konuda da bir
endişemiz olmadığını ifade ediyoruz. Ama Cumhur İttifakı'nın büyük ortağının bu
süre içerisinde bütün bu söylemleri boşa düşüren ve insanların, ülkenin
geleceğine ve bu sürecin ardından karşımıza çıkacağına inanılan değişim ve
dönüşüm fırsatına olan inancını zayıflatan iş ve eylemlerden de bir an önce
vazgeçmesi gerektiğini burada bir kere daha ifade ediyoruz.
Böyle bir yasayı hazırlamanın pek çok zorluğu
var. Tam 9 kere bu denenmiş ama karşılık bulunamamış. Bir yandan devlet ve
milletin hassasiyetleri, psikolojik eşikler, diğer yandan uygulanabilir geri
dönüşün önünü açacak bir düzenleme; gerçekten bıçak sırtı bir denge. Bu iki
denge içerisinde anayasal esaslar ve ceza mevzuatın mimarisiyle uyumlu bir
çerçeve ortaya koymanın zorluklarını metnin birçok yerinde görüyoruz hatta bu zorlukların
bir kısmının da aşılamadığını da tespit ediyoruz. Teklif metninin Meclis
Başkanlığına verilinceye kadar gruplardan esirgenmiş olması ciddi bir eksiklik
olmuştur. Başta Anayasa'ya aykırılık iddiası olmak üzere, Türk Ceza Kanunu ve
İnfaz Kanunu'nun genel mimarisiyle çelişen ve uygulamada sorun yaratacağına
inanılan mevzularda muhalefetin eleştirileri dikkate alınmadı, hazırlığın diğer
gruplarla daha detaylı ve uzun süreli bir şekilde çalışılması gerekirdi ve
beklenirdi. Bu sürecin başarı kriteri, kırsal alandaki örgüt üyelerinin
illegaliteden legaliteye geçişi açılacak birer adli dosyayla birlikte normal
bir hayata intibak etmelerinin ve böylelikle Türkiye Cumhuriyeti aleyhine bir
kere daha silaha yönelme imkânlarının yapısal olarak ortadan kalkmasıdır. Böyle
bir fesih, sonlanma, tasfiye ve silahsızlanmanın yasal düzenleme olmadan
gerçekleşemeyeceğinin imkânsızlığı ortada idi. Ancak buna rağmen yasa iki yıl
geciktirildi. Bu sürecin en önemli handikaplarından biri tespit, teyit ve
ilandaki ısrar olmuştur. Bu ısrar yasaya da taşınmıştır.
İtirazımız şudur: Bir devlet kurumu bu
örgütün kendini feshetme ve silahsızlanma iradesini, iştiyakını ve buna uygun
davranışlarını tespit ve teyit edebilir. Nihai amaç bir ön şarta
dönüştürülemez. Bunun handikapları vardır, olacaktır. Bunun, tespit ve ilanının
uluslararası hukukta ve diplomatik ilişkilerde de bir soruna dönüşebileceği
açıktır. Doğrusu şu olmalıydı: Yasal zemini oluşturacaksınız, bir kapıyı
açacaksınız ve örgüte, örgüt üyelerine "Altı ay içerisinde buna uyan örgüt
üyeleriyle ilgili hukuki statü budur. Buna uyan -bu devletin vatandaşlığı
olarak- hak ve hukukuna kavuşur, uymayanlarla egemenlik hakları ölçüsünde
mücadeleyi sürdürürüz." diyecektiniz. Süre dolar, kayda giren silahlar,
boşaltılan lojistik alanlar ve yargıya tabi olanlara bakılır ve ancak o zaman
MGK, bu örgütün gerçekten bittiğini ilan edebilirdi. Bu şans hâlâ burada
duruyor, önergeler yoluyla düzeltilebilir.
Diğer açıdan, terör örgütü propagandası ve
üyeliği iddiasıyla yargılanan sivil toplum örgütü ve siyasetçilerin yasaya
yazılı başvuru şartıyla beraat etme ve aklanma haklarını da ellerinden almış
oluyoruz. Yazılı başvuru şartının, kişilerin kendilerini aklama haklarını
zedelemeyecek ve bugüne kadar yaptıkları savunmaları ortadan kaldırmayacak bir
şekilde dönüştürülmesi ve kodlanması gerekiyor.
Örgüt üyeleri geri döndüğünde yeni bir
sorunun parçası olmamalarının en önemli imkânlarından biri, devletin rızaları
dâhilinde, onlarla birlikte uygulayacağı bir toplumsal uyum ve entegrasyon
programıdır. Bu yasada toplumsal uyum ve entegrasyona dair tek bir kelime
yoktur.
Hepimizin ortak bir sorumluluğu var: Bu
ülkenin yıllardır taşıdığı ağır bir yükü artık sona erdirmek.
Bunu yaparken de yalnızca silahların susması
değil; öz güvenle, inançla, kararlılıkla Türkiye'yi daha demokrat, daha
çoğulcu, daha özgürlükçü ve daha güçlü bir hukuk devletine dönüştürmektir.
Umarız, bu süreç yeni bir keşkeye dönüşmez. Umarız, bu tarihî fırsat
Türkiye'nin geleceği açısından mutluluk ve coşkuyla hatırlayacağımız bir sonuca
ulaşır. Sözlerimi sevgili Muhsin Kızılkaya'nın dün yayınlanan yazısından bir
alıntıyla tamamlamak istiyorum: "Sizin gibi ben de hep bir gün bitecek
diye bekledim, bir gün bitecekti çünkü. Başladığımda 21 yaşındaydım, şimdi 63.
Bittiğini görmekti tek dileğim, gördüm. Rabb'ime şükür."