DİTAM “Toplumsal Barışın İnşasında Hukukun Rolü”(2) – 8 Kasım 2025 Konuşması
08.11.2025
Birinci oturumda Nilgün Hoca gerçekten büyük bir
ufuk çizgisi çizdi ve o çizgiye muhtemelen hiçbir zaman tam olarak
erişemeyebiliriz ama o yöne doğru yürüme sorumluluğumuz var. Dilan Hanım da hem
dünya örneklerinden hem de kendi akademik literatürümüzden hareketle bu ufku
zihinsel bir egzersiz seviyesine indirdi. Salim Hoca da “omuz çizgisi”
tanımıyla konuyu daha esnek ve ulaşılabilir bir düzleme taşıdı. Biz de bakalım
bunu “ayak seviyesine” indirebilecek miyiz? Yani küçük adımlarla da olsa bir
meseleyi harekete geçirip ilerletebilecek miyiz? O ufuk çizgisine doğru
yürüyebilecek miyiz?
Önce şunu ifade etmem gerekiyor: Bu iş
başladığından beri hep “olur”u isteyerek, olurunu zorlayarak, olabilirliği
topluma göstererek konuştuk. “Olmaz”ı, zoru, sıkıntıyı muhataplarıyla konuştuk
ama kamusal alanda çok az dile getirdik. Bugün de bu işin iyimser yönünü
göreceksiniz. İngilizce’de buna “wishful thinking” deniyor -arzu edilen şekilde
anlatma yönünü bugün de göreceksiniz. Bunu peşinen söyleyeyim. Çünkü şuna
inanıyorum -Dilan Hoca da benzer bir cümle kullandı- her süreç biriciktir.
Sürecin çatışması da öyledir. En kuvvetli mimariye ve ajandaya sahip bir süreci
bile zehirleyip ifsat edebileceğiniz gibi en zayıf mimari ve neredeyse ajanda yokken
başlayan bir süreci de olgunlaştırıp hedefe ulaştırabilirsiniz. Bu, toplumun
ortak çabasına ve katkısına; siyasi alanın ve siyasetin genişletilmesi çabasına
bağlıdır. Biz meseleyi bu perspektifle ele alıyoruz.
Bir ön şerh de mevcut durumla reel bir şekilde
yüzleşmemiz gerektiğine dair. Her tarafta bir tatminsizlik görüyorum. Belki
sorarsanız bizde de var ama reel durumu doğru anlamamız gerekiyor. En azından
benim anladığım şu: Ekim ayının sonlarına doğru, Ömer Öcalan’ın Abdullah Öcalan
ziyareti sonrasında kamuoyuna söylediği cümleden bu yana şu ana kadar belirgin
bir gelişme olmadı ve kısa vadede de olmayacak gibi görünüyor. O cümle: “Bana imkân
ve fırsat verilirse bu meseleyi silah ve şiddet zemininden çekip demokrasi,
siyaset ve hukuk zeminine çekmeye muktedirim.” cümlesiydi. Bu ifade; kalıcı
barışa, pozitif barışa ve bu meselenin anayasal düzlemde, Cumhuriyet’in
paradigması düzleminde bir çözüme karşıt olacağı gibi bir vaat içermiyordu; sadece
yöntem değişikliğini içeriyordu. Eğer silahlı unsurların varlığı bugüne kadar
meseleleri bloke ettiyse, bunun kaldırılmasına yönelik bir işaretti bence. Şu
anda, en azından devlet kurumları nezdinde komisyon düzeyinde pozitif barışı
tam olarak benimsemeyen ama negatif barış kodlarıyla ilerleyen bir dil ve
söylem var. Elbette devletin her kademesi ve mücessem hali yani devletin
kurumsal yapısı, ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyor. Bunu da ifade etmek
gerekiyor. Bir işte yüzyıllık alışkanlıklardan kurtulmanın zorlukları var.
İkincisi, bu süreci bu kadar olağanüstü ve şok edici bulan bir yöntemle
halletme arzusu ve çabası da var.
Negatif barış, çatışma ve
şiddet halinin son bulmasını; pozitif barış ise kök sebeplerin ortadan
kaldırılarak kalıcı barışa ulaşılmasını ifade ediyor. Negatif barış bir
çatışmasızlık verisidir ama esas olan çatışma halinin kurumsal olarak ortadan
kaldırılmasıdır. Yani silah ve şiddetin yöntem olarak işletilmesinin, zihni
dönüşümden başlayarak ortadan kaldırılması gerekir. Türk Ceza
Kanunu, TMK ve Ceza İnfaz Kanunu bir örgütün kendi kendini feshetmesi veya
tasfiye edilmesi hâlinde hangi hukuki prosedürün uygulanacağını açıkça göstermiyor. Böyle bir perspektifimiz yok; dünyada
da doğrudan bir örneği bulunmuyor. Bu atipiklik açısından gerçekten dünya
örneklerinin dışında bir durumla karşı karşıyayız. Neticede özel bir yasaya
ihtiyaç var. Bu özel yasadan sadece fesih ve tasfiye sürecini anlıyoruz; fakat
devlet bazen sadece PKK’yi düşündüğünü ifade ediyor. Oysa öyle bir yasa tasarlamalıyız
ki FETÖ gibi başka bir yapı bundan faydalanamasın. Ben başta bunun hukuki eşitlik
verili durum açısından ideal değil ama verili düzen açısından dahi zor
olacağını düşünüyordum. Çalışmışlar, başarmışlar. Şöyle bir cümleyle başlayan bir
yasa: “Kendi kendini fesheden ve tasfiyeye tabi tutan örgüt hakkında uygulanacak
yasa” diye geçtiğinde isminde PKK geçsin geçmesin benzer bir olaya uygulanamayacağı
açıktır. Benzer konularla ilgili olarak infaz kanununda da bazı düzenlemeler
yapılabilir; buna sonra değineceğim. Ancak bir risk de görüyorum: Bu yasanın
sadece PKK ile sınırlı kalması ve KJK’yi kapsamaması riski var. Bu durum,
KJK’ye bağlılık iddiasıyla DTK, HDK ve benzeri dosyaları da etkileyebilir.
Dolayısıyla yasa yazım aşamasında dikkatli ve tetikte olunması gerekecek.
Söylenen
şu: “Örgüt kendi tasfiyesini yapacak.” MİT bunu tescil edecek ve ardından bir
yasa çıkarılacakmış. Bence sürecin en sorunlu, hatta en kilitleyici yönü bu ön
anlaşmadır. Böyle bir şey olamaz, çünkü hukuki statü tasfiyenin bir parçasıdır. Kimin
hangi hukuki statüye tabi olacağı, kimin yeni dönemde entegrasyon
politikalarına kolayca geçebileceği, kimin ise cezalandırma, uzaklaştırma ya da
ülke dışında kalma gibi sebeplerle sürecin dışında tutulacağı en baştan
belirlenmelidir. Özel bir yasa olmadan bir tasfiye girişimi işlemez. Bunu
1999’daki barış gruplarında da 2009’da da gördük. Böyle bir girişimi bir
hâkimin veya savcının yorumuna, ya da elinde sarı bir zarfta not götüren bir
istihbarat görevlisinin inisiyatifine bırakamazsınız. Her şey çok açık ve net
olmalıdır. Bu netliğin sağlanması gerektiğinde de üç ana başlık karşımıza
çıkıyor:
- Örgütün dağdaki kadroları,
- Cezaevlerinde olan veya yargılaması devam
edenler,
- Yurt dışında bulunanlar.
Bu
grupların her biri kendi içinde üç alt kategoriye ayrılabilir:
- Silahlı
eylemlerin doğrudan parçası, eylemcisi veya karar vericisi olanlar,
- Herhangi
bir eyleme karışmayanlar,
- Örgüt
yöneticileri.
Avrupa içinde
cezaevi içinde dağdakiler için de geçerli bir tasnif olacak gözüküyor. Bu
konuda bazı ön mutabakatların olduğu da görülüyor. Yani belirli eylemci ve
yöneticilerin bir süreliğine sürece dahil edilmemesi yönünde bir anlayış
oluşmuş durumda. Büyük olasılıkla, bu mutabakata uygun şekilde hazırlanmış bir
yasa taslağı karşımıza çıkacak. Bizden ise komisyon raporu bekliyorlar; bu bana
oldukça naif bir beklenti gibi geliyor. Çünkü biz masada değiliz. MİT Başkanı’nın
yaptığı ilk bilgilendirme dışında, son üç aydaki gelişmeler hakkında herhangi
bir ek bilgiye sahip değiliz. Biz sadece süreci yürütenlere eşlik etmeye
çalışan insanlarız. Onların yürüttüğü sürecin meşru olduğunu topluma
anlatıyoruz. Bu iyi ve güzel işi başarmaları konusunda onları
cesaretlendiriyoruz. Eğer tarafların mutabık kaldığı bir metin önümüze gelirse -kabaca
İmralı-Kandil-MİT üçlüsünün üzerinde uzlaştığı bir çerçeve gelirse- biz
doğruysa onaylarız, eksikse tamamlarız, yanlışsa eleştiririz. Komisyon da bir
çerçeve metin hazırlayacak doğru ama devlet kaç kere yasa çıkarmış, uygulama ne
olmuş, bunları da bilmek gerekir. AK Parti iktidarının ilk yılında, 2003’te
“topluma kazandırma” yasasını çıkardı; kimse bundan yararlanmadı. Öcalan’ın
avukatları o dönemde Cemil Çiçek’e gitmiş, Çiçek de “Bu yasayı Milli Güvenlik
Kurulu’ndan zar zor geçirdik; arkadaşlar gelirse esneklik gösteririz” demişti.
Ancak tek bir kişi bile gelmedi; çünkü arka planı yoktu, örgütü çökertecek bir
kabul vardı. Etkin pişmanlık olmadı, “eve dönüş” yasalarının değişik formları olmadı.
O halde
bu sürecin nasıl işleyeceğine dair Kandil ile İmralı arasında varılmış bir mutabakatın
bize getirilmesi gerekir ki biz de sonuç üretecek bir kodifikasyon ve yasalaşma
yapabilelim. Bu aşamada amaç ideal olan değil, uygulanabilir ve sonuç aldıracak
olanı tercih etmektir. Bir de bu özel yasanın dışında, infaz yasasında yapılacak bazı düzenlemelerle esneklik
sağlanabilir.
Malum, son on yılda en çok değişikliğin ve maharetin
gösterildiği alanlardan biri infaz yasasıydı. “Değişiklik” adı altında yapılan
düzenlemeler aslında örtülü af niteliği taşıyordu. Bazen sadece bir cümle
değiştirilerek binlerce kişi bu düzenlemelerden yararlandı; dolayısıyla kişiye
özel aflar çıkmış oldu.
İnfazda eşitlik ilkesi getirilirse bu, terör
suçlamasıyla yargılanan, mahkûm olan ya da yargılaması süren herkes için önemli
bir kazanım olur.
Örneğin, Covid yasasındaki eşitsizlik giderildiğinde terör kapsam dışı
tutulmazsa bu devam eden infazlar açısından büyük bir olay olur. Eğer bu yeni
süreçte o eşitsizlik giderilir ve terör suçları da kapsam dışı tutulmazsa devam
eden infazlar açısından ciddi bir iyileşme sağlanır. Bunu şöyle düşünebiliriz:
30 veya 32 yıl ceza almış birinin cezası infaz indirimiyle 25 yıla düşebilir.
Bu, “umut hakkı” açısından da
önemli. Genellikle bu konu Öcalan üzerinden tartışılıyor ama aslında yaklaşık
250–300 kişiyi ilgilendiren bir durumdan söz ediyoruz. Hatta bu grubun içinde
DAEŞ tutuklu ve hükümlüleri bile var.
Pozitif barış açısından
bakıldığında, bence devlet ne yapması gerektiğinin gayet farkında. Mesela bu
süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki paragraftan uzun konuşma yaptığı tek örnek
var: Kızılcahamam’daki AK Parti kampının açılış konuşması. Bunun dışında
yaptığı tüm açıklamalar bir paragraf, hatta bir cümleyle sınırlı. Tüm
konuşmalarına, uçak röportajlarına bakarsanız bunu görebilirsiniz. O
konuşmasında da “kalıcı barış” hedefinden bahsediyor; yani sadece silahların
susmasını ve örgütün tasfiyesini kalıcı barış için yeterli görmüyor, bunu bir aşama olarak değerlendiriyor. Devlet
Bahçeli’nin Türkgün gazetesinde yayımlanan iki yazısı da bu açıdan dikkat
çekici. Bu konuda özel bir makale de yazdım, internette bulunabilir. Bahçeli bu
yazılarında siyasi partiler yasası, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı,
seçim yasası hatta yeni anayasa gibi konularda önemli göndermeler yapıyor.
Zaman zaman çelişkiler görülse de bunların taban baskısıyla ilgili olduğunu
düşünüyorum.
MİT Başkanı bize geldiğinde
bir süre “pozitif barış” üzerine konuştu. Kamuoyuna açıklanan dört aşamalı
sürecin dördüncü basamağı da zaten entegrasyon
aşamasıydı. Aynı şekilde MİT Akademi Başkanı da 20 dakikalık sunumunun 15
dakikasını pozitif barış konusuna ayırdı. Yani, pozitif barışın kök sebeplerin
ortadan kaldırılmasıyla, gerçek anlamda bir yapısal dönüşüm ve demokratikleşme
sürecine işaret ettiğini biliyorlar. Ancak bunu ne ölçüde başarabilecekleri
konusunda emin değilim. Bunun bir kısmı içinde bulundukları ilişkiler ağıyla,
bürokratik ve siyasal dengelerle ilgilidir.
Hocamızın da belirttiği gibi, örneğin Şili’de anayasal dönüşüm süreci beş yıl
sürdü, iki kez referandumdan geri döndü. Demokrasi her zaman kolay ya da
“matah” bir süreç olmayabilir. Benzer şekilde, 2015’teki FARC anlaşması da
Kolombiya’da referandumdan dönmüştü. Allah’tan taraflar sürece sahip çıktı da
ana eksen bozulmadı. Sonuçta ortada bir sandık
varsa ki tüm eksikliklerine rağmen bu hem demokrasinin gücünü gösteriyor hem de
süreç üzerinde yarattığı stres ve
baskıyı hatırlatıyor.
Bu arada “entegrasyon”
demişken bir noktayı atlamışım:
Çıkacak olan yasada, eve döneceklerin
yani hukuki statüye tabi olarak Türkiye’ye gelecek kişilerin ya da cezaevinden
çıkacakların hangi ekonomik, eğitimsel,
sosyal ve siyasal katılım modelleriyle destekleneceği konusu da bence
oldukça kritik ve stresli bir alan. İlk yasanın içinde bu konular yer alır mı,
emin değilim; ama yer alması gerektiğini düşünüyorum. Biz şu anda sadece olup
biteni ve olabilecekleri anlamaya, tartışmaya çalışıyoruz.
Anayasa meselesine gelince;
CHP bu konuda şöyle bir tavır aldı:
Erdoğan bir şekilde süreci kendi lehine çevirir, yeni bir siyasi hava yaratır
ve yeniden seçim imkânı doğurur endişesiyle, anayasa tartışmalarının açılmasına karşı çıktı. CHP bu tutumu
ortaya koyunca MHP de hemen destek verdi: “O zaman maddeler üzerinden konuşmayalım”
dedi. Dolayısıyla, komisyonun yayımlayacağı Demokratik Perspektif Raporunda da anayasa konusu yer almayacak,
bu artık çok net. Benim tahminim şu yönde:
Bu yasa çıkacak, “eve dönüş” süreci kamuoyunun da ikna olacağı bir biçimde
görünür hale gelecek. Ardından AK Parti anayasa
tartışmalarını yeniden gündeme taşıyacak. Bu süreçte oldukça dikkatli
davranıyorlar.
Bir yandan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, adeta CHP’yi masadan tekme tokat
kaldırmaya çalışıyor; öte yandan Numan Kurtulmuş ve Abdulhamit Gül, CHP’yi
elinden kolundan tutarak masada tutmaya çabalıyor. Umarım bu ikinci siyasi
eğilim, yani süreci diyalog içinde sürdürme yaklaşımı egemen olur. Görünüyor ki
anayasa tartışmalarını bu süreç tamamlanıncaya kadar dondurmuş durumdalar.
Soru -
cevap kısmı:
Bu örgütü
kategorize etme meselesi,
anladığım kadarıyla, arka planda varılan mutabakatta bir ölçüde somutlaşmış
durumda. Bir şeyi dürüstçe söylemek lazım: Bu Komisyon’un raporu iki ayaklı olacak.
Biri “eve dönüş” başlığı; diğeri
ise “DDA” olarak adlandırılan
fesih, silah bırakma, terhis ve entegrasyon sürecinin ayağı. Hatta bu
entegrasyon kısmı bile muhtemelen kendi içinde ikiye bölünebilir. Entegrasyonda daha tereddütlü yaklaşabilirler. İkincisi, muhalefetin baskısıyla komisyon
çalışmasına giren Numan Bey, zaman zaman referans verdiği hukuk, demokrasi, adalet ve özgürlük
alanlarında bir vizyon ve perspektif belgesi oluşturacak. Anayasa
konusunda, CHP’nin tutumu belirleyici olabilir; ancak Sezgin Bey’in
gözlemlerine göre, CHP üyelerinin önemli bir kısmının meseleye sağlıklı
baktığını düşünüyorum. Çeşitli kesimlerden temsilciler olsa da 10 üyenin
yarısından fazlasının meseleyi doğru bir perspektifle ele aldığı kanısındayım. Belki
orada bir esneklikle, anayasa kelimesi geçmeden bazı konular raporda yer
alabilir; bunu zaman gösterecek. Sonuçta, bu raporun oy birliğiyle çıkarılması hususunda kuvvetli bir arzu var. Bunu
göreceğiz.
(Komisyonun
örgütü kategorize etmesi yanlış
olur.
Peki komisyon neden önemli?)
Yasalar değişebilir; her
zaman değişebilir. Bu nedenle fazla tedirginliğe gerek yok. Keşke ihtiyaç
duyulan yasaları bir an önce çıkartsalar. Mevcut yasaların bile temkinlilikle
sürekli ertelendiğini görüyoruz. Bu komisyon, rıza üretiminin küçük bir kısmını
sağladı. Bir agora, bir meydan ya da köy kahvesi gibi herkes geldi ve anlattı;
blokaj veya sansür gözetilmeden, raporlara ve metne yansıdı. Raporlama tekniği
açısından, bugüne kadar anlatılan konuların rapor özetinde yer alması
gerektiğini Meclis Başkanlığı ile görüştüm. Henüz belirsiz ama raporda yer
alırsa bu da bir kazanım olacaktır. Şehir şehir gezme planı ilk başta
konuşulmuştu, ama öyle kaldı. Bu saatten sonra komisyonun yeni bir sosyal
etkinlik yapması beklenemez. Numan Bey’in ziyareti kişisel bir ziyaretti.
Sezgin Bey, bu takvimde ziyaretin başarısız olursa maliyeti olacağını, başarılı
olursa iyi bir şey olacağını belirtti; biz de buna destek verdik. Maalesef
ertesi gün yürüyüşte yaşanan saçma diyalog, bir günlük çabamızın tamamını
etkisiz hâle getirdi. Bunu bir sitem olarak burada muhataplarına iletelim.
Komisyon’un görev süresi 31
Aralık’ta doluyor, uzatılmasının önünde bir engel yok. Bazen Numan Bey bu
komisyonu “üçüncü göz” veya “izleme heyeti” olarak tanımlıyor; ama öyle bir şey
yok. Ne üçüncü gözüz ne izleme heyetiyiz ne başka bir şeyiz. Hatta bazen kendi
aramızda esprilere yol açıyor. Muhtemelen yasada şöyle bir husus kodlanacak:
Örgütün kendi kendini tasfiye ettiğinin, Milli Güvenlik Kurulu ve MİT
Başkanlığı tarafından teyidi. Bu aslında yasayı tasfiye ettikten sonra
çıkarmayı öngördükleri ön anlaşmanın anlamsız unsurlarından biri. Ben bu
süreçteki en anlamsız seremoniyi 26 Ekim seremonisi olarak gördüm. Zaten örgüt
kendi feshetmişti; tasfiye süreci devam ediyordu ve Türkiye’de anlamlı bir
varlık kalmamıştı. Eğer bir sürecin içindeysek, geri çekildiği varsayılan 35-40
kişinin en yakın adliyeye veya karakola gidip yeni sürece tabi olmak istediğini
beyan etmesi gerekirdi. Ancak yasal altyapı olmadığı için bunu yapamadılar.
Biz geri çekilmedik. Peki
bunu niye yaptılar? İşte bu yeni bir aşama. Dikkat edin o açıklamaya; bir saat
içerisinde Cevdet Yılmaz, Efkan Ala ve Ömer Çelik cevap verdi. Bu yeni aşamayı
da gelecekler bize şöyle diyecekler: “İşte o bahsettiğimiz tasfiye oldu, hadi
yasamaya geçelim.” Bence bu, saçma bir döngüye girdi. Ama anlaşılan o ki Sayın
Cumhurbaşkanı da 26 Ekim açıklamasını bir baz ve veri kabul ederek yasama
aşamasına geçecek. Bu bahsedilen konuların tamamı önce Komisyon’un çerçeve
metni, sonra yasa teklifi olarak ele alınacak.
Bu ayrımı da belirtmek
isterim: Komisyon’un çerçeve metni beklentileri karşılayabilir ve oy birliğiyle
çıkabilir. Ancak yasa teklifine dönüştüğünde, yine başına buyruk davranabilir. Ne
yapmamız gerekir? Teyakkuzda kalmak, tetikte olmak, bütün gelişmeleri takip
etmek ve sadece devlete veya örgüte değil, süreçle ilgili tüm paydaşlara olumlu
katkı sunmaya devam etmek gerekir diye düşünüyorum.