T24 | Cansu Çamlıbel ile Röportaj:  Toplum güvensiz, Kürtlerde de coşkulu hava yok; Erdoğan’ın yarışmasına imkan verecek düzenlemeye bakmayız - 13.10.2025

T24 | Cansu Çamlıbel ile Röportaj: Toplum güvensiz, Kürtlerde de coşkulu hava yok; Erdoğan’ın yarışmasına imkan verecek düzenlemeye bakmayız - 13.10.2025

13.10.2025

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bir sene önce yaptığı tarihi çıkışlarla varlığından haberdar olduğumuz son ‘çözüm süreci’ malumunuz bir önceki denemeden epey farklı bir tartışma zemininde ilerliyor. İktidar cephesinin ‘Terörsüz Türkiye’ diye kodladığı bu süreç Öcalan’ın çağrısı üzerine PKK’nın kendini feshini ilan etme kararı alması gibi tarihi bir eşiğe kadar gelebildi. Ancak sürecin yönetimine paralel yaşanan siyasi gelişmelerin neden olduğu majör çelişkiler, işi Kürt sorununun çözümü ve genel demokratikleşme istikametinde toplumsal bir coşkunun ortaya çıkması noktasına bir türlü getiremedi.

Hafta sonunda, sürecin bir yılını konuşmak için Kürt Çalışmaları Merkezi, BAYETAV ve RAWEST Araştırma’nın ev sahipliğinde İzmir’de düzenlenen bir çalıştayda bir araya geldik. DEM Parti İmralı heyetinden Mithat Sancar başta olmak üzere bir grup siyasetçi de vardı, gazeteciler ve akademisyenler de sivil toplumcular da… Herkes birbirine bu tür ‘özgürce konuşabilme’ platformlarında bir araya gelmeyi ne kadar özlediğini söyleyip durdu. Kimin ne söylediğini dışarıya aktarmayacağımız ön kabulüyle katıldığımız bu toplantıda, sizlerin bilmediği hiçbir şey konuşulmadı aslında. Kimin ne kadar özgür konuşabildiği konusu ise muğlak bir alan olarak kaldı. Malum, memleket şartları!

Ben de bu vesileyle toplantının katılımcılarından DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen ile uzun zamandır yapmak istediğim ‘zor konuşma’yı yapma fırsatı buldum.

Mehmet Emin Ekmen, sadece Ali Babacan’ın en yakın çalışma arkadaşlarından biri değil. Onunla birlikte DEVA’yı kuran eski Adalet ve Kalkınma Partililerden. Batman doğumlu bir Kürt. Kendi deyimiyle hayatı boyunca ‘sağ seçmene Kürt sorununu anlatmaya çalışmış’ bir hukukçu. Siyasete girene kadar uzun yıllar sivil toplumda aktivizm de yapmış birisi. Dolayısıyla da siyaseten karşı saflarda mücadele ettiği DEM Parti ve öncüllerini yakın tanıyor, reflekslerini iyi biliyor ve dar zamanlarında dayanışmaktan da hiç geri durmuyor.

Ekmen’i güncel tartışmaları yorumlayacak en doğru isimlerden biri kılan bir diğer unsur ise TBMM’de PKK’nın silah bırakması sürecine paralel olarak kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun bir üyesi olması. İçerden bir bilen olarak, Komisyon etrafında dönen tartışmaları anlamlandırmamızı sağlayacak önemli detaylar verdi.

Söyleşinin finalindeki Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala bölümü ise özel ilgiyi hak ediyor.

"Komisyon dinlemelerin sonuna geliyor"

-Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun çalışmaları hangi aşamada?  Bundan sonrası için ne öngörülüyor?

Bir kadın ve gençlik oturumu, bir de dil ve kültür oturumunun olması gerektiği konuşuldu ama alınmış bir karar yok. Adalet Bakanı, MİT Başkanı ve Dışişleri Bakanı'nın da davet edilmeleri söz konusu. Dinleme listelerinde isimler var. Farklı formatta yeni dinlemeler üretilebilir. Ama herkesin mutabakatı artık dinlemelerin sonuna gelindiği şeklinde.



-Pervin Buldan’ın son açıklamaları Komisyon’dan 5 kişilik bir grubun İmralı’da Abdullah Öcalan’la görüşmeye gitmesi olasılığının güçlendiği izlemimi. Nitekim Devlet Bahçeli ve Numan Kurtulmuş da bu fikri değerlendirildiğini açık eden açıklamalar yapmıştı. Ancak Pervin Hanım çok daha kuvvetli ifadeler kullandı. Bunu DEM heyetinin iktidar cephesinden olumlu sinyal aldığına işaret olarak yorumlayabilir miyiz?

Aslında o sinyaller var. Öcalan'ın bu konuda ısrarcı olduğu biliniyor. Bütün notlarda “Heyetle konuşmak istiyorum” diyor. AK Parti'nin bloke edici bir tutumu yok. Ama kendilerince uygun bir zaman bekledikleri anlaşılıyor. Adalet Bakanı “Bu Komisyon’un vereceği bir karar” dedi. Meclis Başkanı “Komisyon nitelikli çoğunlukla karar verirse olur” diyor. Yine Sayın Uçum'un “Elbette gidilebilir” şeklinde bir beyanı oldu. MHP tarafında da Fethi Yıldız'ın ve sonra da Sayın Bahçeli'nin açık ve net çağrıları oldu. Ara formül olarak 51 kişi oraya gidemeyeceğine göre temsil heyetinin gitmesi konuşuldu.



"Öcalan'ın görüşme talebi komisyonda konuşulmadı, arka planda gündeme gelmiş"

"AK Parti, süreç üzerindeki stresi ve negatif enerjiyi paydaşlara yaymak istiyor"

-Komisyonda mı konuşuldu bu?



Yok, arka planda.


-Bu söylediğiniz Komisyon’un çalışma yöntemlerine ilişkin soru işaretlerimizi kuvvetlendiren bir durum. Aslında şunu demiş oluyorsunuz; bir mesele Komisyon’da resmen tartışılmadan önce iktidar perde arkasında partiler nezdinde bir diplomasi yürütüyor. Yani Komisyon vitrin ama asıl karar alma süreci perde gerisinde kotarılıyor. Komisyon vitrinde tutularak kamuoyu algısı yönetiliyor ama Komisyon’un zaten yetkisi olmadığı gibi bir de vitrin düzenlemesi bile orada değil başka yerde yapılıyor. Öcalan’a ziyaret mevzusu da bunu teyit etti. Doğru mu?

Haklısınız. Komisyon’un niçin kurulduğu mevzusu ayrı bir sohbet konusu olabilir ama şunu görüyoruz ki AK Parti süreç üzerindeki stresi ve negatif enerjiyi komisyon aracılığıyla paydaşlarına yaymak ve belli konularda yumuşak geçişler yaratmak istiyor. Böyle bir ziyaretin yapılabilmesi için nitelikli çoğunluk şartı Komisyon’un kendi yönergesinde yok. Ama Numan Bey muhtemelen “CHP'siz bu işi yapmak zor olur” düşüncesiyle “Komisyon nitelikli çoğunlukla karar verir” şeklinde bir beyanda bulundu. Komisyon’un gündemini başkan belirler. Öncesinde bütün partiler ve üyeler başkana önerilerini verir. Sonrasında kararları oylar. Bugüne kadar böyle ilerledi.

-Pervin Buldan’ın açıklaması üzerine CHP Genel Başkanı Özür Özel çıktı, dedi ki “İmralı’ya bir heyet gönderilmesi konusunda bir anlaşma yok.” Nitekim zaten CHP, böyle bir durum olması durumunda kendi partisine mensup Komisyon üyelerinin İmralı ziyaretine asla katılmayacağını deklare etmişti. Komisyon’un herhangi bir toplantısında Öcalan’ı ziyaret konusu ima yoluyla dahi olsa gündeme geldi migelmedi mi?

Komisyon’un herhangi bir toplantısında konunun hiçbir şekilde gündeme gelmediği kesin. Meclis Başkanı’nın grup temsilcileriyle, siyasi parti temsilcileriyle yaptığı toplantılarda da kendisinin bu konuyu açmadığı kesin. Son toplantıda DEM temsilcisi Gülistan Koçyiğit hanımefendinin “Artık bunu konuşmayacak mıyız?” diye bir girişimi var. Daha konu açılmadan Numan Bey’in “Daha sonra konuşuruz” deyip konuyu geçiştirmesi var.

"Kendileri için doğru zamanı bekledikleri anlaşılıyor"

-O halde Pervin Hanım’ın çıkışınıön alarak Erdoğan hükümetini ziyarete zorlamaya çalışma hamlesi olarak mı değerlendirmememiz gerekiyor? Hükümetin buna niyeti var mı, yok mu?

Kendileri için doğru bir zamanı, olgun zamanı bekledikleri anlaşılıyor. Komisyon’un bu kararı alabilmesi için iktidarın Meclis Başkanı aracılığıyla bu talebi Komisyon’un gündemine getirmesi gerekir. Henüz öyle bir şey yok. Bir de şunu hatırlatmam gerekiyor; Numan Bey Komisyon’un kuruluşundan iki ay önceden başlayarak, yani yaklaşık 6 aydır, her bir konuyu çok hassas biçimde önce gruplarla tek tek konuşarak olgunlaştırdı. Gerekirse iki tur, üç tur görüşmeler yaptı. Sonra işin oylaması Komisyon’da yapıldı. “Nihai kararları hep oy birliğiyle aldık” diye övünüyor, haklı da bu övünçte. Siz bu modele dair bir şüphe belirttiniz. Ancak bence Numan beyin bu tutumu oldukça sağlıklı ilerledi şu ana kadar.

-O zaman aslında DEVA olarak, ya da daha doğrusu Yeniyol grubu olarak, siz de Özgür Özel’i teyit edebiliyorsunuz. Komisyon’dan 5 kişinin İmralı’ya Öcalan’ı ziyarete gitmesi konusu ne konuşuldu ne de bunun üzerine bir karar alındı.

Bırakın Komisyon’u, arka planda dahi iktidar tarafından “Ne düşünüyorsunuz, gidelim mi, gitmeyelim mi, karar alırsak oyunuzun rengi ne olur, gideceksek bir temsil sağlar mısınız?” gibi mevzular konuşulmuş değil.

"Öcalan'ın görüşlerinin komisyon gündemine getirilmesinin bir formülü bulunmalı"

-Siz DEVA Partisi olarak başından beri hükümetin bu inisiyatifini ve komisyonu da cesaretlendiren, destekleyen bir çizgide oldunuz. Zaten Kürt meselesinin halli konusunda partiyi kurduktan sonra yaptığınız çalışmalarda hep ‘çözümcü’ bir vizyon ortaya koydunuz. Bugün de Komisyon içinde hükümetin hamlelerini en çok destekleyen grubun sizinki olduğunu izliyoruz.

Dedikleriniz doğru. Yeniyol grubu olarak bizimle birlikte Gelecek Partisi ve Saadet Partisi de çok pozitif bir noktada duruyor. Yeri gelmişken şu ayrımı iyi yapmak lazım; bu Komisyon “Kürt meselesinin çözümü komisyonu” değil. Ama çözüme yardımcı olmak için yürütülen sürecin siyasallaşması, kısmen toplumsallaşması ve ihtiyaç duyulan yasal düzenlemelerin ön istişaresine dair bir komisyon.

Bizim DEVA olarak, Kürt meselesinin çözümüyle ilgili bütün hakların tek taraflı tanınması yönünde net duruşumuz var. Çatışma çözümünün bütün imkanlarından tecrübe ve bilim olarak faydalanılması gerektiği noktasında duruşumuz net. Genel Başkanımız Sayın Ali Babacan, sorulara cevaben Öcalan konusundaki pozisyonumuzu “Örgütü üzerindeki otoritesinin sağlanması ve bu sürecin ilerlemesi noktasında Öcalan'ın görüşlerinin Komisyon gündemine getirilmesinin bir formülünün bulunması gerekiyor” diyerek açıkladı.

"Komisyonun gündemini belirleyen Numan Kurtulmuş, o bir içeriği gündeme taşımadığı müddetçe biz görüş bildirmeyiz"

-Bu şu demek değil mi; “Komisyon’dan bir heyet adaya giderek kendisiyle görüşsün ve sonra gelip Komisyon’da anlatsınlar ki üzerinde bir tartışma yaşanabilsin.” Eğer Babacan’ın ima ettiği şey bu değilse, Öcalan’ın görüşleri bir şekilde Komisyon gündemine nasıl gelecek?

Şu anda Komisyon gündemini belirleyen Meclis Başkanı Numan Bey. Kendisi bir konuyu herhangi bir içerik ve formata bağlayarak gündeme taşımadığı müddetçe o konuyu tartışarak görüş bildirmekten kaçınıyoruz.

-Henüz Numan Kurtulmuş bu konuda sizlere gelmemiş olabilir ama Devlet Bahçeli -ki kendisi malum bu sürecin itici gücü olmayı sürdürüyor- “İmralı'ya Komisyon’dan heyet gönderilsin, Öcalan SDG'ye çağrı yapsın” dedi. Demek ki iktidar cenahı bu formülü değerlendiriyor.

Sayın Bahçeli’nin rolünü itici bir rol olarak tanımlamanız önemli. Açıkçası Sayın Bahçeli’yi bu sürece, bu yola sokan temel duygu ve düşünce yumağı hakkında hiçbirimiz tam bir bilgi sahibi değiliz. Ama şunu net olarak söyleyebiliriz; kendisi “Eğer bir yola girdiysek, bu yolun gereği olan her türlü adımı atabilmeliyiz” gibi bir perspektiften bakıyor. Çatışma çözümünün temel kabulleri açısından bu esnek-pragmatik tutum doğru ve sağlıklı. Ama bu mevzu ne MHP’den ne de AK PARTİ ve meclis başkanından bize komisyonu ilişkilendirecek bir teklife dönüşmüş değil.

-Peki neyi konuşuyoruz o halde? Bir de tabii Öcalan’ın fikirlerinin meclis zemininde konuşulması boyutu var ki…o zaten DEM grubu tarafından yapılmıyor mu mütemadiyen?

Doğru. Onun fikirlerinin bir kısmı sadece DEM değil, farklı katılımcılar tarafından Komisyon’da gündeme getirildi. Hiçbir katılımcının Komisyon tarafından sözü kesilmediği gibi itirazi kayıtlar bile kayda geçirilmedi. Tutanaklara bakılırsa, bu yöndeki aktarımları görülecektir.

"Heyetin Öcalan'ın bulunduğu yere gitmesinin Meclis'in ağırlığının aleyhine bir fotoğraf oluşturacağı yönünde itirazlar var"

-PKK’nın silahsızlandırılması sürecinin tamamlanması açısından Öcalan başat konumdayken, bu süreçte seçilmiş vekillerin kendisiyle görüşmesi neden bu kadar ‘riskli’ ya da tartışmalı bir konu? Onu bir siyasetçi gözüyle anlatır mısınız?

İki temel ayrım var kamuoyunda. Birincisi Öcalan'ın kırk yıllık örgüt faaliyetleri ve bunun Türkiye’ye maliyeti üzerinden böyle bir görüşmenin, meclisten bir heyetin onun bulunduğu yere gitmesinin sembolik olarak doğru olmayacağı, bunun onun lehine ve meclisin ağırlığının aleyhine bir fotoğraf oluşturacağı yönünde itirazlar var. Diğer görüşe göre ise, eğer bir yola girildiyse, örgütün feshi ve silahsızlandırılması mevzularının muhatabı da Öcalan ise, Öcalan'ın sürece katkısının sağlanması, nihai adımların atılması için Komisyon’dan bir temsil heyetinin gitmesinde mahzur olmadığı şeklinde.

-DEVA Partisi bu iki görüşten hangisine yakın?

DEVA Partisi, yetkili kurullarında bu konuyu değerlendirmiş değil. Ancak her açıdan iyi planlanmış bir yöntemle Öcalan’ın görüşlerinin Komisyon’a aktarılmasında mahsur olmaz.

-Perspektif’te 1 Ekim'de yayımlanan yazınızda sürecin bir yılını değerlendirdiniz ve sürecin neden ağır aksak yürüdüğüne dair tespitleriniz var. Sürecin siyasi elitler arasında yürütülüyor olmasının toplumsallaşmaya ket vuran bir durum olduğunu anlatıyorsunuz. Yani durum şu; Cumhurbaşkanı Erdoğan, Komisyon üzerinden işin stresini paydaşlara dağıtmak istiyor, siyasi sorumluluğu tek başına üstlenmek istemiyor.

Doğru.

"Süreç, Bahçeli-Öcalan-Erdoğan üçgeninde yürüyor. AK Parti ya da MHP'nin içinde dahi tartışma ya da bilgilendirme zemini yok"

-Devlet Bahçeli'nin zaten sürecin taşıyıcı unsuru olmayı kabul etmiş olması da Erdoğan’a yetmedi yani, öyle mi?

Yetmedi. ‘Çatışma çözümü süreçlerinin toplumsallaşması’ diye bir vaka var. Türkiye 2013'te bunu Akil İnsanlar Heyeti'nin bölge bölge gezmesi, mecliste çözüm sürecine dair bir komisyon kurulması gibi yollarla denemişti. Ayrıca o zaman Erdoğan sürecin söylem taşıyıcılığını çok kuvvetli bir şekilde üstlenmiş idi. Bugün ise sürecin, adeta Bahçeli-Öcalan-Erdoğan üçgeni ve bu üçgenlerin bir alt kümesinde oldukça sınırlı bir katılım mekanizması ile yürüdüğünü görüyoruz. Mesela AK Parti MKYK'ya, MYK'ya, AK Parti kabinesine, AK Parti meclis grubu yönetimine soruyorum. Buraların hiçbirinde bu sürece dair bir tartışma hatta bilgilendirme zemini yok. Aynı şey MHP için de geçerli. Öcalan açısından baktığımızda silah feshi ve silah yakma töreninin arifesinde örgütüyle birtakım iletişimler içinde olduğunu görüyoruz. Ancak orada da  ‘tarihsel sorumluluğunu’ aldığını deklare ederek, geniş kapsamlı, orta ve alt sınıf yöneticileri kapsayan bir değerlendirme olmadığı anlaşılıyor. Her kesimde yapılan toplantılar daha çok liderler tarafından ortaya konan iradenin iletilmesi ve onaylatılması şeklinde oluyor.

"Otoriter liderler "negatif barış" sağlayabilir ama "pozitif barış" için bugün kullanılan yöntem yetersiz"

-Şimdi sizin anlattığınız bu elitler arası karar mekanizmasının metodolojisini açalım. Aslında söylediğiniz şuna denk geliyor; kendi partisini dikey biçimde ‘tek adam’ mantığıyla yürüten iki siyasi lider ve örgütüne talimat veren bir örgüt kurucusu gayet otoriter bir tarzda karar alıyor. Hem muhalefetin hem de toplumunun çok da kurcalamadan bu üçünün peşinden gitmesi bekleniyor. Yanlış mı?

Şimdi bu yöntem, negatif barış için problem değil ama pozitif barış için yetersiz.

-‘Negatif barış’ ne demek?

‘Negatif barış’ çatışma ve şiddetin sona ermesi demek. ‘Pozitif barış ise çatışma ve şiddetin kök sebeplerinin ortadan kaldırılarak yapısal reformlarla ülkenin genel demokratikleşme standardının yükseltilmesi demek. Negatif barışın sağlanması ile pozitif barışın gerekleri, en az sürece olan destek ile güven arasındaki fark kadar önemli bir problem. Elitlerin mutabakatıyla silahların tasfiyesi ve örgütün feshi sağlanabilir. Ancak bu yöntemle demokratikleşme sorunlarının çözünümünü sağlayamazsınız. Sorunun kök sebeplerini bitirecek demokratikleşme adımları ve bu adımların toplumsallaşmasını sağlamak için tabanda daha geniş çaplı etkileşim halkalarına ihtiyaç var.



"Sadece elitler arası mutabakatla silahların tasfiyesini sağlarsınız ama demokratikleşme gelmez toplumdaki güvensizliğin sebebi bu"

-O halde Türkiye, şu anda ancak ‘negatif barış’ aşamasına gelebildi. ‘Terörsüz Türkiye’ye belki yüzde 80 oranında destek var ama bu işin bu şekilde kotarılabileceğine güven ancak yüzde 30’u buluyor. O nedenle ‘pozitif barış’ aşaması çok uzakta görünüyor. Ben söylediklerinizden bunu anlıyorum. Buradan hareketle 19 Mart ile başlayan CHP’ye yönelik siyasi operasyonları nereye koyarsınız? Bu akışa bakarsak, iktidarın ‘pozitif barış’ gibi bir gündemi olmadığı sonucu çıkmıyor mu?

Otoriter liderler ‘Negatif barış’ı sağlayabilir. Herkes kendi örgütüne, partisine, devletine hâkim ise silah bıraktırma olabilir. Bunun için geniş toplum yığınlarının da sürece eşlik etmesine gerek yok. Ama ‘pozitif barış’a geçişten önce bir ara dönem var; silahlarını bırakanların hukuki statüleri ve entegrasyonları. Burada bile bu kuvvetli liderlikler yeterli olmaz. Çünkü idari kararlar alınıp yasa çıkartmak gerekecek. Ve bunlara bir şekilde toplumun rızasını katmak durumundasınız. Hiç olmazsa milletvekilleri seçim bölgelerinin baskısı altında kalmamalılar. Atılacak adımların topluma anlatılmasına ihtiyaç var. Eve dönüş nedir, kim nasıl faydalanacak, kim niye faydalanmayacak? Bu soruların yanıtlarını verebilmesi gerekiyor milletvekillerinin. 19 Mart ayrı bir başlık ona gelelim. Unutursam da hatırlatın lütfen. Sürece dair güvensizlik aslında hep karşı tarafa dair bir güvensizlik. Kendi liderine değil. Şunu kabul edelim ki üç liderin de takipçileri “Benim liderimin bir bildiği vardır” duygusuna kuvvetli bir şekilde sahipler.

-Kürt seçmenin hepsi “Öcalan’ın bir bildiği var” noktasında mı bugün?



Kürt seçmen değil, silahını bırakması gereken örgüt mensuplarının çoğunluğu öyle düşünür ve davranır.



"Kürtlerde de öyle çok coşkulu bir hava yok, güvensizlikleri Türkiye ortalamasına yakın bir yerde"

-Peki ya Kürt seçmen..?



O konu, toplumsallaşma kısmına giriyor. Sürece duyulan heyecan ya da coşku Türkiye ortalaması kadar. Öyle çok coşkulu heyecanlı bir tablo yok. Güvensizlik de Türkiye ortalamasına yakın bir yerde. Farklı sebeplerle ama aynı tereddütve güvensizlik her tarafa hakim. PKK'lar diyor ki “Bizi kandıracaklar.” AK Partiler diyorlar ki “Bunlar silah bırakmayacak, bizi oyalıyorlar.” CHP'ler diyorlar ki “Bu süreçten sonuçta evirip çevirip Erdoğan bir kere daha seçilmenin bir yolunu bulacak.”

"Erdoğan'a bir kere daha seçilebilmenin yolunu Özgür Özel hediye etmiş durumda"

-Siz de böyle mi görüyorsunuz? Erdoğan bu işi bir dönem seçilmenin aracı olarak mı görüyor?

Erdoğan'a bir kere daha seçilebilmenin yolunu Özgür Özel hediye etmiş durumda. Tayyip Erdoğan'ın meclis kararıyla dahi bir kez daha aday olma hakkının olmadığını savunuyoruz biz. Son seçimde bile aday olma hakkı yoktu. Ama Özgür Bey defalarca ne dedi? “Şu tarihe kadar gel meclisten karar alalım, sen de yarış” dedi.

"O vize verildi bir kere şimdi o vizeyi kullanma tarihini artık kendisi belirler! Oysa biz, 'Erdoğan Meclis kararıyla dahi aday olamaz' demeye devam ediyoruz"

-Şimdi de AKP cenahı “2028 Martında bile olsa erken seçimdir” diyor. Normal seçim tarihinden sadece bir iki ay önce erken seçim mi olur?

Siz meclis kararı yoluyla bir kere daha yarışabileceğinin vizesini verdikten sonra o vizeyi kullanma tarihini artık kendisi belirler! O vize verildi bir kere. Şimdi bazen bize diyorlar ki “Meclisin açılış resepsiyonunda o fotoğrafta olduğunuza göre, Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesine de destek vereceksiniz.” Biz parti olarak, bir önceki seçimde YSK'ya yazılı başvuru yaptık ve “Erdoğan 2023’te yarışamaz” dedik. Tutumumuz net. Bugün de Erdoğan meclis kararıyla aday olamaz.

Dönelim biraz önce sorduğunuz, 19 Mart konusuyla silah bıraktırma arasındaki denkleme. Biz bu süreci iç barışımızı tahkim etmek için başlatmadık mı? Dağdaki adamlara, “silahını bırak, gel” diyoruz ama öte yandan siyaset yapan, tweet atan, kitap yazan, mülakat veren adamları terörize ediyoruz. İçeriyi tahkim etmenin yolu toplumun bütün kesimlerini bir büyük amaç etrafında ortaklaştırabilmek, buluşturabilmektir. Hukuk güvenliğini, kişilerin masumiyeti karinesini hiçe sayan, açıkça siyasi bir motivasyonla yapıldığı toplumun geniş kesimlerinin kabul edilen soruşturmalar bu sürece en büyük zararı veriyor. Benim geçmişte şöyle bir ifadem oldu; ülkeyi ben yönetsem diğer bütün siyasi gündemleri dondurur ve 3 ayda fesih ve tasfiye sürecini tamamlarım. Sonra döner, kavgam varsa, kavgama devam ederim. Ama öyle olmadı. Tam aksine bir kısım vatandaşların haklı olarak ifade ettiği şekilde, bu sürecin bir kesimde yarattığı beklenti halini istismar eden bir şekilde soruşturmalar genişletildi.

"Dünya örnekleri de gösteriyor ki bu sorunu otoriter bir liderle çözmek zorunda kalıyorsunuz. De Klerk ve Santos da farklı değildi. Ülkeyi kim yönetiyorsa onunla konuşacaksınız başka çaresi yok"

-Bu sözleriniz, 19 Mart sürecinin ‘Terörsüz Türkiye’ sürecini enfekte ettiğini düşünenlerle aynı yerde olduğunuzu ortaya koyuyor. Yaşananlara bakarak, bütün muhalefet partilerinin AKP eliyle formatlandığı ve Rusya gibi ‘sadece kağıt üzerinde seçim’ yapılan bir döneme girilmekte olduğu kaygısında olan büyük bir toplum kesimi var. Siyasi çizgisini ‘demokrasi’ arayışı üzerine kuran DEM gibi bir parti ise sürece zarar verir kaygısıyla normal şartlarda vereceği tepkileri vermiyormuş gibi gözüküyor. DEM Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, 19 Mart’tan sadece 10 gün önce yaptığımız söyleşide Öcalan’ın atanan kayyımları, CHP belediyelerine ve barolara yapılanları bir sabotaj olarak gördüğünü söylemişti. Ama 19 Mart sonrasında Öcalan’ın bu konuda bir tavır almadığını gördük. Yani sızan görüşme notlarında bu konuda kuvvetli bir duruşu olduğuna dair bir emare yok. Öcalan'ın bu kadar pragmatist davranması işe yarayacak mı süreç açısından? 

İnşallah yarar. DEM Parti açısından bu pragmatizmi anlamak gerektiğini düşünüyorum. Birincisi bu tip süreçleri başlatmak çok zordur. Başlayınca ayakta tutmak özel bir çaba gerektirir ve olumsuz neticelendiğinde çok ağır tablolar üretir. 2013-2015 sürecinin bozulmasının sonuçlarına dair elimizde veriler yoktu. Yakın zamanda Milli Savunma Bakanı Sayın Yaşar Güler, 900'ün üzerinde şehit, 9000'in üzerinde can kaybı olduğunu söyledi. Bu, muhtemelen hem örgüt hem de sivil vatandaşlarla ilgili bir rakamdır. 10 bin diyelim yaklaşık olarak. Yani 2013 sürecinin bozulmasının maliyeti 10bin can kaybıdır. Bütün dünya tecrübeleri göstermiştir ki, bir süreç bozulduğunda arkasından çok daha ağır bir şiddet dalgası ve çok daha ağır bir otoriteleşme gelir.

İkinci boyut ise şu…Güney Afrika’da De Klerk çok mu demokrat bir adamdı? Ya da Santos Kolombiya tarihinin en şiddetli terörle mücadele programını yürütmüş bir adam değil miydi? Bu tip sorunlar otoritelik üretiyor. Dolayısıyla bu sorunu demokrat bir liderle, demokrasinin temel kabulleri ve gereklerine uygun olarak çözme şansımız yok. Siz bu sorunun zirve yaptığı bir dönemde ve bu sorundan beslenmiş otoriter bir liderle çözmek zorunda kalıyorsunuz. De Klerk da öyleydi, Santos da öyleydi, Dudares de öyleydi. Buradan hareketle sizin sorunuza gelirsek…Erdoğan bu kadar otoriterleşmişken, bu kadar hukuk devletini yok sayıyorken, demokrasi diye bir derdi yokken, bu kadar büyük  imtiyazlı bir sistem üretmişken, ekonomiden eğitime her alanda bir imtiyazlılar güruhu oluşturmuşken, onunla çözüm konuşulur mu? Ülkeyi yönetiyorsa başka çareniz yok. O zaman bu sürecin yönetiminde de esnek davranacaksınız.



"Suyuna gitmek değil esnek davranmak""

-Öcalan da Erdoğan’ın suyuna gidiyor yani. Bu mu? 



Aynı şey değil. Esnek davranacaksınız. Şimdi bazen CHP’li arkadaşlara hem takılıyorum hem kızıyorum diyorum ki: “Türkiye'nin yargı problemlerinin miladı olarak 19 Mart'ı alıyorsunuz. Biz İstiklal Mahkemeleri geleneğini yaşamış bir ülkeyiz. Kazım Karabekir Paşa'nın, Rauf Orbay'in yargılandığı mahkemeleri gördük biz. DGM'ler gördük, olağanüstü hal mahkemeleri gördük, darbe mahkemeleri gördük. Yargının siyaset ve toplum mühendisliği için kullanımı ilk defa olan bir durum değil.” Hazin olan bunu zerresine kadar, iliklerine kadar yaşamış birisinin de bu yola tevessül etmiş olması. Hazin olan bu.



"Erdoğan'ın son 10 yılı belli, masaya oturanlar bunun rasyonalitesini kendi zihinlerinde yapmıştır. Bu süreç bir ön kabulle başlamış"

-Erdoğan’ı kastediyorsunuz…

Evet. İktidar oyunları açısından yargıyı araçsallaştırma ilk defa olmuyor. Şuraya bağlayayım izninizle. Şimdi süreç içerisinde Demirtaş'ın serbest bırakılmaması, Ahmet Türk'e, Batman'a ve diğer yerlere kayyum atanması, bir takım yargı süreçlerinin hızlandırılarak bazı kişilerin davalarının aleyhe sonuçlandırılması gibi olayları DEM Parti de yaşıyor. Milletvekilleri dayak yedi Van'da. DEM Partili milletvekillerinin fiziken yedikleri dayaklar var. Beli kırılan var, burnu kırılan var, gözü patlayan var. Dolayısıyla en küçük bir sorunda masadan kalkacaksan, o masaya öyle oturulmaz. O masaya, meşhur pedal metaforunda olduğu gibi, bisikleti ayakta tutmak, devirmemek, durmamak, küçük ölçekli de olsa sürekli ilerlemek bilinciyle oturur. Ayrıca Erdoğan bugün iktidara gelmiş biri de değil. 23 yıllık iktidarının son 10 yılını biliyoruz. Bu görüşmeleri başlatan ya da buraya oturan kişiler nasıl bir Erdoğan'la karşılaşmayı bekliyordu ki? Bence bunun rasyonalitesini kendi zihinlerinde yapmışlardır.

-“Öcalan zaten Erdoğan’ın nasıl bir lidere dönüştüğünün bilinci içinde o masaya oturdu” demiş oluyorsunuz.  



Siz hatırlattınız ya; “Öcalan hiç Erdoğan'ı eleştirmiyor. Pragmatist yaklaşıyor” diye. Ben de diyorum ki, zaten Erdoğan'ın tutumu belli. Başlayan süreç bu ön kabulle başlamış. Biraz önce de söyledim, bu tip süreçler zaten çoğunlukla çok zor ve otoriter liderlerle gerçekleştirilmiştir.



"Muhalif medyanın sesinin kısılması gibi bir talebin sağlıklı olmayacağı kesindir. Sürecin sağlıklı yürümesi için kaygı ve eleştiriler kamusal alanda görünür olmalı"

-Pervin Hanım’ın son açıklamasında çok tartışma yaratan başka bir detay daha vardı. Öcalan’ın bu işin ağır aksak gitmesi noktasında iktidarı eleştirmek yerine medyayı sorumlu tutma eğilimini yansıtan bir açıklamaydı. “Bugün medya da hükümetin elinde, yargı da AKP'nin elinde. Her gücü olan, yaşamın her alanına hâkim olan bir iktidardan bahsediyoruz. Dolayısıyla bütün bunları iyileştirmek, ortadan kaldırmak yine iktidarın görevi. Ama bu konuda da bir ilerleme kaydedilmediğini de belirtmek istiyorum” dedi.  Bunu ben çok yadırgadım zira kendileri de medyanın çok büyük bir bölümünün hükümet tarafından kontrol edildiği bir ülkede çok küçük soluk boruları kaldığını biliyor. Bu söylenen, bir anlamda hükümete kalan medyanın da ‘sesinin kısılması’ çağrısı yapılması anlamına gelmez mi?

Şimdi önce şunu kabul edelim. Bu sürece muhalefetin farklı renkleri şekilleri var. Bu sürece muhalif olan herkesi bir torbaya doldurup aynı şekilde kategorize edemeyiz. Bu tip süreçlerin sağlıklı yürümesinin en önemli gereklerinden biri sürece destek kadar kaygı, eleştiri hatta doğrudan karşıtlığın da  kamusal alanda görünür olmasıdır. Kaygı, eleştiri ve karşıtlıkların kamusal alanda görünür olması sürecin sağlıklı ilerlediğine işaret eder. Bu anlamda, tonlarını ve sözlerinin içeriğini çoğu zaman onaylamasak bile İYİ Parti'nin hatta yer yer Zafer Partisi'nin muhalefetinin bile toplamda sürecin sağlıklı yürümesinin bir parçası olduğunu ifade edebiliriz. Muhalif medyanın sesinin kısılması gibi bir talebin sağlıklı olmayacağı kesindir. Ama önce şunu da tespit edelim; AK Parti medyası süreci ne kadar sahipleniyor? Ne kadar bunun gereğini yapıyor? AK Parti medyasının görünen yüzleri bu süreçten ne anlıyor, ne kadar doğru anlıyor ve ne anlatıyor? Öbür taraftan Sayın Erdoğan ne kadar sahipleniyor?


"Medyayı zaten baskı altında tutan iktidarın bu süreci bir fırsatta dönüştürmesine sebep olmamak gerekir"

-Bu tartışmanın medya üzerinden götürülmesini şu açıdan sağlıksız buluyorum; toplumu bu işe ikna etmesi gereken gazeteciler değildir. Burada toplumu ikna etmesi gerekenler, bu projeye inanan, bu projenin Türkiye için doğru olduğunu düşünen ve bunun için Öcalan ile görüşmeleri yürütenlerdir. Toplumsal rızayı üretecek olan kendileri değil de medya mı?

Medyanın hedef gösterilmesinden rahatsızlık noktasında kesinlikle haklısınız. Ancak bir yönüyle itiraz edeyim bu dediğinize. Medyanın işlevselliğini çok minimalize ettiniz. Çatışma çözümü süreçlerinde medyanın rolü üzerine binlerce sayfalık akademik literatür var. Medya bir sürecin sağlıklı ilerlemesine, doğru ilerlemesine ya da enfekte edilmesine hizmet edebilir. Ancak duymak istemediğimizi söylüyorlar diye bir medyanın sesini kıstıramayız. Bunun kısılmasını talep edemeyiz. Hele ki basit gerekçelerle sosyal medyayı ve konvansiyonel medyayı baskı altında tutan bir iktidar döneminde talebimizle bunun bir fırsata dönüştürülmesine de sebebiyet vermememiz gerekir. O yüzden eleştirinizi anlıyorum. Ama medyanın rolünün çok kıymetli ve değerli olduğunu hatta belirleyici bir yerde olduğu da gerçek. O zaman bizim de şunu söylemek hakkımız var. Bu sürece karşı olabilirsiniz ya da süreci eleştirebilirsiniz. Ama yorumlarınızı değil, aktardığınız bilgilerin doğruluğunu talep etme hakkımız var. Neticede sağlıklı bir sürecin inşasında medya çok kıymetli.



"Meclis resepsiyonunda bizi oraya davet eden Meclis başkanıydı"

-Hazır siyasetin iletişimini konuşuyoruz. 1 Ekim’deki meclis resepsiyonundaki o fotoğrafa geri dönelim. Ali Babacan’ı AKP’den kopup parti kurmasından sonra Erdoğan ile ilk kez yan yana gördük değil mi? Yani Erdoğan ilk kez kendisini bir yere davet etti.

Davet sahibi Meclis Başkanıydı. Ama Sayın Cumhurbaşkanı da davet etseydi muhtemelen giderdik.

"Orada Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın olup olmadığına dair bir bilgiye sahip değildik"

-Yani aslında Ali Babacan oraya Numan Bey'e gidiyorum düşüncesiyle mi gitti?



Numan Bey'in özel kaleminden davet geldi. Sayın Cumhurbaşkanı resepsiyon salonundan ayrılmıştı. Biz içeride Sayın Cumhurbaşkanı olup olmadığı hakkında bir bilgi sahibi değildik, davet geldikten sonra biz de icabet ettik.



-Siz de oradaydınız.



Ben de oradaydım.



-Sayın Ali Babacan da hiç kendisine alışık olmadığımız kadar sert bir üslupla yanıt verdi eleştirilere. Ama bir yandan da o açıklamada bu fotoğrafların nasıl servis edildiğine dikkat çekti.  

Evet.

"Spontan bir davete icabete bu kadar büyük anlam yüklenmesini doğru bulmuyoruz"

-Belli ki parti içinde bir değerlendirme yapmışsınız. Ne konuşuldu?



Biz spontan gelişen bir davete icabete bu kadar büyük anlam yüklenmesini doğru bulmadık. Bir önceki yıl aynı fotoğraf Sayın Özgür Özel'le verilmiş durumda ve Sayın Özgür Özel'in o fotoğraftaki oturduğu yer bugünkünden daha iyi bir yer değil, temsil ve ağırlama kuralları açısından. Sayın Özgür Özel'in bütün dikkati ve çabasına rağmen CHP adına konuşuyor havası veya pervasızlığı içerisinde konuşan ve zaman zaman CHP'li siyasetçilerce ağırlandığı da bilinen bazı kişiler doğrudan hakaret ettiler. Eş zamanlı ve benzer sözcüklerle binlerce tweet atıldı. Böyle bir şahıs, bir partinin yetkilisi tarafından ağırlanır, çay ikram edilir kamuoyuyla paylaşılırsa bu normal bir durum olmaz. Hatırlayın, muhalif arkadaşlar Özgür Özel'i Hüseyin Taha Karagöz'ün düğününe telgraf gönderdiği için eleştirdiler, “Sen bunu meşrulaştırıyorsun”dediler. O söylemi ve dili kabul ediyorlarsa, bir şey diyemiyorum. Ama siyasetçilerin zehirli ve gerçekten problemli bir dili taşıyan kişilerle aynı kareye girmek konusunda dikkatli olması gerekir. Keza bu arkadaşların bazılarının CHP'nin mutfağında çalıştığını da biliyoruz.


-Bu konuda Ali Babacan’ın Özgür Özel ile bir konuşması olmuş.

Özgür Bey, Ali Bey'i aradı. Tartışmalardan ve medyanın dilinden rahatsızlığını ifade etti. Özgür Bey de meclis grup başkan vekilliği yapmış biri olarak, geçmişte benzer spontan durumların defalarca kez kendisinin de başına geldiğini söyledi. Kamuoyuna yaptığı açıklama da bu yönde zaten. Bizim zaten ne Sayın Özgür Özel ne de CHP'yi temsil eden herhangi bir arkadaş hakkında bir tutumumuz yok. Ama özellikle sosyal medya ve belli ekranlarda görünürlüğü kuvvetli olan ve ahlakçı bir dille bizim temel duruşumuzu, ilkelerimizi siyaseten değil, ahlarken yargılayanlara karşı bir tutum aldık. Siz beni sabaha kadar siyaseten eleştirebilirsiniz, doğru bulmayabilirsiniz, yanlış olduğumu ifade edebilirsiniz. Ama yaptığımın ‘fırsatçılık, kapkaççılık, ahlaksızlık’ olduğunu söylerseniz orada misliyle yanıt alırsınız. Bu arada şunu da ekleyeyim bu konunun uzadığı söyleniyor ama bizim tek taraflı yaptığımız açıklamalar ilk 48 saatle sınırlıydı. Daha sonra hep sorulara cevap vermek durumunda kaldık.

-Sonuçta, Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu meseleyi bir siyasi hamle olarak kullanmaktan geri kalmadı. Tam olarak şöyle dedi önceki gün: “Sadece bir fotoğraftan dolayı eski ittifak ortaklarına bunları yapanlar, ellerine güç geçince bu millete neler yapmaz?”

Çok alıcısı olan bir cümle. Bakın bu fotoğraf meselesi üzerine dikkatle durulması gereken, bunu kimlerin köpürttüğü. Fotoğrafın yayınlandığı andan itibaren yaklaşık 60 sosyal medya hesabı paylaşım yapmış ve bunların toplamı ilk 24 saat içinde 10 milyon görüntüleme almış. Bu paylaşımı yapanların yüzde 95’i CHP adına bizi dövmeye çalışan insanlar, yüzde 5'i ise AK Parti adına nötr paylaşım yapan insan. Siz kendi elinizle bu tartışmayı Erdoğan'a hediye ederseniz, o da bu pası gole çevirmekten kaçınmayacaktı. O günden bugüne 4 ayrı konuşmada bu meseleye girdi ve şunu vurguladı hep: “Birlikte yol yürüdükleri insanlara bunu yapanlar yarın ellerine fırsat geçerse size ve bize ne yapmazlar?”



"Hüseyin Kocabıyık gibi Tayyip Bey ile yol yürümüş ve gazabına uğramış bir sürü örnek var"

-Yalnız bu “birlikte yol yürüdükleri insanlara bunu yapanlar cümlesini” başka bir çerçevede de kullanabiliriz sanırım. Geçen hafta Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla tutuklanan Hüseyin Kocabıyık, Erdoğan’ın ‘beraber yol yürüdüğü bir insan’ değil miydi? Pınarhisar Cezaevi’nden itibaren uzun yıllar kendisi siyasette yalnız bırakmamış biri.

Ben Hüseyin Kocabıyık'ı cezaevinde ziyaret ettim. Bazı görüşlerine katılmıyorum ama onun muhalefet etme hakkını sonuna kadar savunuyorum. Mecliste iki kere konuşma yaptım. Cezaevine gittim, kendisini ziyaret ettim. Hüseyin Bey dışında da Tayyip Bey’le yol yürümüş ve gazabına uğramış bir sürü örnek var.

-DEVA Partisi olarak siz anti-demokratik uygulamaları ısrarlı biçimde eleştiriyorsunuz ama nedense anayasa sürecinde ne olursa olsun Erdoğan’ın yanında duracakmışsınız gibi bir imajınız var. İlla ki öyle yaparsınız demiyorum ama partiniz muhalif kamuoyundaki bu imajı yıkamadı. Neden?

Önce ironik bir cevap vereyim. DEVA Partisi, Genel Başkanı, kadrolarının aldığı oy bu kadar önemsiz ise onların nerede duracağıyla kimse ilgilenmemeli. Ama öyle değil tabii. Bizi Altılı Masa’nın zorunlu bir sonucu olan ortak aday ve tek liste meselesi üzerinden dövmeye doyamayanlar biraz daha dengeli davranmak zorunda.

"AK Parti'den ayrılmamıza neden olan kök nedenlerin hiçbiri ortadan kalkmamıştır"

-Çok içerliyorsunuz belli ki…

Biz AK Parti'den ihraç edilmedik. AK Parti'den kovulmadık. AK Parti'nin görev teklifleri devam ederken hatta görevdeyken ayrıldık. Ayrılmamızın bazı kök nedenleri var. Gücün kullanımı, siyasetin dizaynı, medya düzeni, başta ekonomik rant düzeni olmak üzere değişi imtiyaz alanları, sivil toplum ve medya alanlarında inşa edilen yapılar, bunların yönetilme biçimi ve siyasete angaje edilmeleri gibi birçok başlık koyabiliriz.  AK Parti'den ayrılmamıza sebebiyet veren iç muhasebe ve hesaplaşmanın kök nedenlerinden hiçbiri ortadan kalkmamıştır. Bu süreçte olumlu referans verdiğimiz tek bir gelişme vardır; ‘Terörsüz Türkiye’ girişiminin başarıyla sonuçlanma ihtimali. Buna rağmen bir fotoğraf üzerinden bu kadar sert yargılanıyor olmamızı yadırgıyoruz elbette. Ve doğaldır ki bunlar bizde bir birikim yaratıyor ve yadırganacak sertlikte karşı cevaplar üretiyor.

"Anayasa ile ilgili bir metin önümüze gelmeden yorum yapmayız. Erdoğan'ın bir kez daha yarışmasına imkân verecek düzenlemelere dönüp bakmayız"

-İşin bu duygusal tarafını bir yana bırakarak yeniden soruyorum, Erdoğan’ın hayalindeki anayasa değişikliklerine ‘evet’ der misiniz? 



Bizim nerede duracağımızı gelecek metin belirler. Anayasayla ilgili bir metin gelmeden yorum yapmayız. Bir örnek vereyim. Erdoğan en az 7-8 sefer “İdam geri gelmeli, idam gelirse ben imzalarım” dedi mi? Dedi. Haftalarca kamuoyunu meşgul etti mi? Etti. İdama ilişkin bir teklif meclise sunuldu mu? Hayır. Başka bir örnek; 2 yıl önce “Anayasada aileyle ilgili bir düzenleme yapacağız. Biz kutsal aileciyiz bunların hepsi LGBT'cidir” dedi mi? Dedi. Altı ay boyunca kamuoyunu bu tartışmayla meşgul ettiler mi? Ettiler. Meclise anayasada aile kurumuna dair bir düzenleme geldi mi? Gelmedi. AK Partili geçmişimiz, Erdoğan’ın açtığı her tartışmaya atlamamayı, onun bir parçası olmamayı öğretti. Bu tartışmalar yerine, önümüzde gelecek metne bakarız demem ondan. Başkanlık sistemini tahkim edecek ve Sayın Erdoğan'ın bir kez daha yarışmasına imkân verecek düzenlemelere dönüp bakmayız. Ancak bu sistemi revize edecek, güçler dengesi yaratacak, toplumun belirli kesimlerinin ya da bütününün demokratikleşme, hukuk, adalet, özgürlük taleplerini karşılayacak düzenlemeler gelirse destek oluruz. Peki gelir mi? Hiç zannetmiyorum.



"Selahattin Demirtaş'ın tahliyesi sürece eksik olan güveni bir anda artırabilir. Pozitif barış için herkesin dinleyeceği hikâye anlatıcılara ihtiyaç var"

-Çözüm sürecini konuşurken Erdoğan’ın neyi ne zaman yapacağına karar vermeye çalıştığını anlattınız. Sanki bu ne zaman yapılacağına bir türlü karar veremedikleri şeylerden biri de Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğünü kavuşması. Geçen hafta Türkiye yine AİHM’e itiraz edince anladık ki siyaseten henüz vakti gelmemiş.

Ömrüm DEM partili ve öncülü siyasi partililere muhalefet etmekle geçti. Aslında bu sorunuza sıkı bir Öcalan ve Demirtaş tahlili yaparak cevap vermek çok isterdim. Ama bir sürecin içerisindeyiz. Herkes gibi bizim de süreçte gereksiz tartışmalar yaratacak şeylerden kaçınmamız gerekir. Ama şunu bir hakkın teslimi olarak söyleyelim. Selahattin Demirtaş'a dair yüksek bir meşruiyet ve toplumsal bağı sadece Kürt sokağında değil, Türk sokağının da önemli bir kısmında görebiliyoruz. Selahattin Demirtaş gençliğiyle, o dönemki tarzıyla ve en önemlisi medeni ölüme mahkûm edilmeye çalışılmış bir kişi olarak şiir yazarak, resim çizerek, hikâye ve roman yazarak, beste yaparak kendini var edebilmiş, ayakta tutabilmiş ve muktedirin hapsettiği sınırları yıkıp geçmiş birisi olarak toplumsal bir meşruiyete ve desteğe sahip. Selahattin Demirtaş'ın tahliyesi şu anda yüzde 30’lara ancak gelen sürece güven oranını bir anda yüzde 50’nin üzerine çıkartabilir. Bu kadar net bir rakam vermek ne kadar doğru bilmiyorum ama gözlemlerim bu yönde. Dolayısıyla Demirtaş’ın bir an önce salıverilmesinin bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Geçiş dönemi yasaları ve pozitif barış yasaları için herkesin dinleyeceği anlatıcılara ihtiyaç var. Selahattin Demirtaş Türk'e de Kürt'e de iyi bir anlatıcı olabilir. Cezaevinde iken kendisini ziyaretlerim olmuştu. İç muhasebesiyle geldiği noktanın Türkiye'de geniş toplum kesimleri tarafından kabul görecek ciddi bir olgunlaşmaya ulaştığını düşünüyorum. Keşke görüşlerini kamuoyuna daha rahat bir şekilde ifade edebilse.


"Demirtaş'ın 14 Mayıs 2023'ten beri süren sessizliğinin Kemal Bey Tweet'i konusundaki muhasebesiyle ilgisi olabilir"

-Bu süreçte serbest kalması gündeme gelene kadar biz çok uzunca bir süre onun fikirlerini, güncel siyasi konulardaki değerlendirmelerini sosyal medya hesabı üzerinden takip ediyorduk.



14 Mayıs'tan beri konuşmuyor.

-Peki bunun sebebi ne? Dışarı çıkma beklentisi yüzünden mi susuyor size göre?

Yok, yok. 14 Mayıs 2023’ten beri belki o “Yürü Bay Kemal” tweetine dair bir muhasebe yapıp “Başarısızlıkta benim de payım varsa ben de kendimi cezalandırıyorum” demiş olabilir ya da kendi partisiyle ilgili bazı iç dinamikleri etkili olmuş olabilir. Bilgim yok. Spekülasyona sebebiyet vermek istemem.

Dönelim Öcalan'ın meselesine. Silahların bırakılmasına destek yüzde 70 üzerinde. Ama bu sürecin başarılı olacağına güven yüzde 30’da. Öcalan ile ilgili bir soru sorulduğunda ise desteğin iyice azaldığını görüyorsunuz. Öcalan'ın tek taraflı ve büyük bir inisiyatifle taşıdığı bir süreci Öcalan'ı yerli yersiz ve zamanlı zamansız tartışmalarla süreçteki hayati rolünün etkisini azaltıyorlar. Bu manada mecliste yaşanan slogan mevzusunun da yersiz zamansız ve yanlış olduğunu tespit etmek gerekir. Hep barışın dili ifade edilir. Bu dil aynı zamanda geniş toplum kesimlerinin irite edilmemesi, sürece desteği azaltacak tutumlardan kaçınılması, toplumun sinir uçlarının tahrik edilmemesi anlamına gelir. Öcalan’ın ifadesiyle, “hedef yarattığı hareketin her alanda dönüşümüdür, kendisinin özgürlüğü değil.” Öcalan odaklı söylemler hedefi kararttığı gibi zorlaştırıyor da. 



"Öcalan'ın özgürlüğü odaklı söylemler hedefi zorlaştırıyor"

-“Öcalan kartını harcıyorlar” demeye çalışıyorsunuz bir anlamda. Bunu AKP-MHP bloğu mu yapıyor yoksa DEM Parti mi? Yoksa her üç taraf da mı?

İktidarın harcadığını söyleyemeyiz şu aşamada. Örgüt ve DEM diline ise bu konudaki eleştirim şu olabilir. Bu süreci tek başına ortaya koyan, taşıyan ve devletin muhataplığına ve eşlik etmesine bakmadan paradigma değişikliği ile yöntem değişikliği önerisini kendi muhasebesiyle üreten bir Öcalan var karşımızda. Anladığımız kadarıyla kendine ait meseleleri konuşmaktan kaçınan bir profil var. Ama sokağa bakıyoruz, meclis grubuna bakıyoruz, öbür tarafa bakıyoruz. Değişik kademede siyasetçi arkadaşlar tutturmuşlar “Öcalan’ın özgürlüğü de Öcalan’ın özgürlüğü…” ben böyle bir talebin sürecin ruhunu anlamadığını düşünüyorum.



"Demirtaş'ın da Kavala'nın da tutukluluğunun Erdoğan için kişiselleştirilmiş bir mesele olduğunu düşünüyorum"

-Ama aynı kişiler Demirtaş’ın zaten Türk hukukuna göre dün gelmiş olması gereken özgürlüğü konusunda aynı derecede ısrarlı değil. Bu neden sizce? Öte yandan eğer Demirtaş’ın tutukluğunun sona ermesi sizin öngördüğünüz kadar büyük bir katkı yapacaksa sürece, Erdoğan neden bu kadar mütereddit?

Demirtaş’ın tutukluluğu kişiselleştirilmiş bir mesele olabilir mi acaba? Meşhur “Seni başkan yaptırmayacağız”dan beri süregelen bir öfke ve bunun dinmemesi. Aynı şey sanırım Osman Kavala için de geçerli.

-Neden böyle düşünüyorsunuz?

Ben Kavala'ya da “Seni başkan yaptırmayacağız” cümlesinin bedelinin ödettirildiğini düşünüyorum. Sadece Gezi değil konu. 



-Yani demiş oluyorsunuz ki “Demirtaş’ın da Kavala’nın da hapiste olması aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şahsi meselesi.” Doğru mu anladım?

Doğru anlamışsınız.