DİTAM - DEVA Partisi Mersin Milletvekili Av. Dr. Mehmet Emin Ekmen - 26.12.2025

DİTAM - DEVA Partisi Mersin Milletvekili Av. Dr. Mehmet Emin Ekmen - 26.12.2025

26.12.2025

Birinci oturumda Nilgün Toker Hoca, bir ufuk çizgisi çizdi ve o çizgiye hiçbir zaman erişemeyebiliriz ama oraya yürüme sorumluluğumuz var. Dilan Mızrak Hoca da dünya örnekleri ve akademik literatürümüzden hareketle ufuk çizgisindeki o yaklaşımı zihni bir egzersiz seviyesine indirdi. Salim Hoca da omuz çizgisi tanımı ile, esneklik içerisinde, ulaşılabilir hedeflerden/meselelerden bahsetti. 

Bakalım biz de bunu ayak seviyesine indirebilecek miyiz? Yani küçük adımlarla da olsa, bir meseleyi harekete geçirmek, ilerletebilmek ve o ufuk çizgisine doğru yürüyebilmek. Buna dair konuşacağım. 

Önce şunu ifade etmem gerekiyor: Bu iş başladığından beri hep oluru isteyerek, oluru zorlayarak, olabilirliği topluma göstererek konuştuk. Olmazı, zoru, sıkıntıyı yer yer muhataplarıyla konuştuk ama kamusal alanda sıkıntıları çok az ifade ettik. Bugün de konuşmamda böyle iyimser bir ton göreceksiniz. İngilizler, ‘wishful thinking’ diyorlar. Yani bir şeyi olması arzu edilen şekliyle anlatmak, konuşmamda belki de bunu göreceksiniz. 

Şuna da inanıyorum. Her süreç biriciktir. Bu biriciklik, çatışmanın sebepleri ve karakteristiğinde olduğu gibi, çözüm çabasında da biriciktir. Süreçler açısından mimarisi ve ajandası en kuvvetli bir süreci zehirleyerek ifsat edebileceğiniz gibi, en zayıf mimari ve belki de sıfır ajanda ile başlayan bir süreci bile olgunlaştırarak hedefe ulaştırabilirsiniz.

Bu da toplumun ortak çabasına/katkısına, siyasi alanın, siyasetin genişletilmesi çabasına bağlıdır. Biraz da böyle meseleyle bakıyoruz. 

Yine bir ön şerh de; içinde olduğumuz girişim/mevcut durumla reel bir şekilde yüzleşmemiz gerektiğidir. Bu yüzleşmeden kaçınanlar olduğu gibi, karşılaştığı gerçeğe dair her tarafta bir tatminsizlik de görüyorum. Ama reel durumu anlamamız gerekiyor. Ben ne anladığımı söyleyeyim. Ekim ayının sonlarına doğru Ömer Öcalan'ın, Abdullah Öcalan'ı ziyaretinden sonra kamuoyuna paylaştığı cümle dışında şu ana kadar bir gelişme olmadı. Bir süre de olmayacak gibi gözüküyor. O cümle ‘bana imkân ve fırsat verilirse bu meseleyi silah, şiddet zemininden demokrasi, siyaset, hukuk zeminine çekmeye muktedirim’ cümlesiydi.

O cümle Kalıcı barışa, pozitif bir barışa ve bu meselenin anayasal düzlemde, Cumhuriyet’in paradigması düzleminde çözümüne bir vaat içermiyordu. Sadece bir yöntem değişikliği içeriyordu. Bu yöntem değişikliği de; Nilgün Toker’in bahsettiği gibi siyasete alan açma, demokratik zemine alan açma ve silahların varlığının bugüne kadar bloke ettiği bir durumu ortadan kaldırmaya işaret ediyordu.

TBMM komisyon görüşmelerinde, en azından devlet kurumları açısından, pozitif barışı yadsımayan ama negatif barış kodlarıyla ilerleyen bir dil, bir söylem var. Devletin müseccem hali olan Devlet Bahçeli ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyor. Bunu da ifade etmekten çekinmiyor. Tabii 100 yıllık alışkanlıklardan kurtulmanın zorlukları var. Devlet beyin olağanüstü şok edici bulunan söylemlerle de süreci ilerletme ve tamamlama arzusu ve çabası var. 

Negatif barış, çatışma ve şiddet halinin son bulmasını, pozitif barış ise kök sebeplerin ortadan kaldırılarak kalıcı barışa ulaşılmasını ifade ediyor. Negatif barış minimum seviyede bir çatışmasızlık, halidir. Ama esas olan çatışma halinin kurumsal olarak ortadan kaldırılmasıdır. Silah ve şiddetin bir yöntem olarak işletilen araçlar itibariyle zihni dönüşümden başlayarak ortadan kaldırılmasıdır. 

Bizde Türk Ceza Kanunu, TMK ve Ceza İnfaz Kanunu, bir örgütün kendini feshetmesi ve bir tasfiyeye tabi tutmak istemesi halinde onlara ilişkin nasıl bir hukuki prosedür işleyeceğini göstermiyor, anlatmıyor. Böyle bir perspektifi yok. Zaten dünyada böyle bir örnek de yok. Sürecin atipikliği açısından bunu sürekli söylüyoruz. Gerçekten dünya örneklerinin dışında bir durumla karşı karşıyayız ve neticede özel bir yasaya ihtiyaç var. Özel yasa deyince biz fesih ve tasfiye sürecini kastediyoruz ama devlet bir yandan sadece PKK'yi kastediyor. “Öyle bir yasa dizayn edelim ki FETÖ bundan faydalanmasın, başka bir örgüt bundan faydalanmasın” diye düşünüyorlar. Başta bunun hukuk, eşitlik açısından zor olacağını düşünüyordum. Ama Çalışmışlar, başarmışlar. Şöyle bir cümle ile başlayacak bir yasa; “kendikendini fesheden ve tasfiyeye tabi tutan örgüt hakkında uygulanacak yasa” diye başlandığında, isminde PKK geçsin geçmesin düzenlemenin diğer örgütlere uygulanamayacağı açıktır.

Diğer örgütler için infaz kanununda bazı şeyler olabilir. Ama bu yasanın sadece PKK ile ilgili olma KCK'yi kapsamama riskini de görüyorum. Böyle bir durum; KCK'ye bağlılık iddiasıyla süregelen DTK, HDK ve benzeri dosyalar için bir sorun olacaktır. Dolayısıyla yasa yazım aşamasında dikkatli, tetikte durulması gerekecek. Diyorlar ki, “şöyle anlaştık. Örgüt kendini tasfiye edecek. MİT bunu tescil edecek ve sonra bir yasa çıkacak”. Bence bu sürecin en saçma ve süreci kilitleyen yönü bu ön anlaşma. Böyle bir şey olamaz. Çünkü hukuki statü, tasfiyenin bir parçasıdır.

Kimin hangi hukuki statüye tabi olacağını, kimin yeni dönemde entegrasyon politikalarına kolayca geçiş yapabileceği, kimin cezalandırma veyahut da uzaklaştırma, yani bir süre ülke dışında kalma gibi sebeplerle sürecin dışında tutacağının belirli olması gerekir. Böyle bir özel yasası olmadan bir tasfiye girişiminin çalışamayacağını 1999 yılı Barış Grubunda, 2009 yılı Habur'da da gördük. Böyle bir girişimi bir hâkim veya savcının yorumuna ya da ona bir sarı zarfta not götürecek bir istihbarat görevlisinin inisiyatifine bırakamazsınız. Her şey çok açık ve net olmalı. 

Her şey çok açık ve net olması gerektiğinde de üç grup hukuki durum karşımıza çıkıyor: Biri, örgütün doğrudan dağdaki kadroları; ikincisi, cezaevlerinde olsun olmasın yargılaması devam edenler; üçüncüsü de yurt dışında olanlardır.

Bu grupların da kendi içinde basitçe üç tasnife tabi tutulabileceği gözüküyor. Birincisi bir silahlı eylemin doğrudan parçası, eylemcisi veya karar vericisi olanlar; ikincisi herhangi bir eyleme karışmayanlar, üçüncüsü de örgüt yöneticileridir. Zannediyorum bu, Avrupa için de, cezaevi için de, dağdakiler için de geçerli bir tasnif olacak gözüküyor. Bunda da birtakım ön mutabakatların olduğu anlaşılıyor. Belli eylemci ve yöneticilerin belirli bir süre bu sürece dahil olmaması yönünde bir düşünce var. Bu çerçevede bir yasa, muhtemelen, mutabakata uygun olarak gelecek. 

Bizden de komisyonun bir raporunu bekliyorlar. Bu naif bir beklentidir. Biz masada değiliz. MİT Başkanı’nın bizi ilk bilgilendirmesi dışında son 3 aylık gelişmeler hakkında ilave bir bilgi sahibi de değiliz.

Biz süreci yürütenlere eşlik etmeye çalışan insanlarız. Onların yürüttüğü sürecin meşru olduğunu topluma anlatıyoruz. Onları iyi ve güzeli başarma konusunda cesaretlendiriyoruz. Komisyona tarafların mutabık kaldığı bir metin gelirse -kabaca İmralı, Kandil, MİT üçlüsünün mutabık kaldığı bir çerçeve gelirse- biz doğruysa onaylarız, eksikse tamamlarız, yanlışsa eleştiririz. Bunun dışında komisyon bir çerçeve metin koyacak. Devlet kaç kere yasa çıkartmış? 

AK Parti iktidarının 1. yılında 2003 yılında Topluma Kazandırma Yasasını çıkartmış. Kimse uymuş mu? Hatırlıyorum. Öcalan'ın avukatları dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek'e gitti. Cemil Çiçek dedi ki “Milli Güvenlik Kurulundan bu yasayı zar zor zor geçirdik. Arkadaşlar gelirse biz gereken esnekliği göstereceğiz.” Bir kişi bile gelmedi. Çünkü arka planı yoktu. Örgütü çökertme kabul edildi. Kısmen de o vardı. Ama Cemil Çiçek demişti. Biz bunu çok zorlamayacağız, demişti. Olmadı. Etkin pişmanlık var ama Olmuyor. Eve dönüş yasalarının değişik formları var ama Olmuyor. O zaman bunun arka planında bunun nasıl çalışacağı yönünde Kandil ile, İmralı’yla varılmış bir mutabakatın önümüze getirilmesi gerekir ki biz sonuç üretecek bir kodifikasyon yapalım, bir yasalaşma yapalım. Orada da en idealini ya da en kötüsünü değil, uygulanabilir olanını tercih edelim. 

Bir de bu özel yasanın dışında infaz yasasıyla da bazı esneklikler gelebilir. Malumunuz son 10 yıldır -bir parti ismi zikretmeyeyim, bu süreçte kimseyi incitmiyoruz- maharetin en yoğun gösterildiği alanlardan biri infaz yasasında değişiklik adıyla örtülü aflar oldu. Kişiye özel af çıkartıldığını biliyoruz. İnfaz yasasında bir cümle değişti. Belki 3.000- 5.000 kişi faydalandı ama kişiye özel oldu. Burada da infazda eşitlik gelirse, terör iddiasıyla yargılanan, mahkûm olmuş, yargılanması devam eden herkes için bir kazanım olur. Covid Yasasındaki eşitsizlik giderildiğinde terör kapsam dışı tutulmazsa bu devam eden infazlar açısından büyük bir şey olur. Bunu şöyle anlayın: 30 yıllıklar, 32 yıllıklar gerilimi, bir anda 25 yılla bir hakka dönüşebilir. 

Umut hakkı da Öcalan üzerinden tartışılıyor ama anladığım kadarıyla umut hakkının 250-300 kişiyi ilgilendiren yönü var. Bunun içinde galiba DAİŞ hükümlüleri bile var. 

Pozitif barış açısından devlet ne yapması gerektiğinin gayet farkındadır. Mesela bu süreçte Erdoğan'ın iki paragraftan uzun konuşma yaptığı tek bir konuşma var. Kızılcahamam AK Parti Kampının açılış konuşması. Orada kalıcı barış hedefinden bahsediyor. Silahların susması, örgütün tasfiyesini kalıcı bir barış için yeterli bulmuyor. Bunu bir aşama olarak görüyor. Devlet Bahçeli'nin Türkgün Gazetesi’nde yazdığı iki metin var. Bu konuda özel bir makale de yazdım. Orada siyasi partiler yasası, yargının tarafsızlığı, bağımsızlığı, seçim yasası, hatta yeni anayasa gibi birçok mevzuda çok önemli göndermeler bulunuyor. Zaman zaman çelişkiler de görünüyor. Bu çelişkili söylemler taban baskısıyla ilgili mevzulardır diye düşünüyorum.  

MİT Başkanı bize geldiğinde bir süre pozitif barış üzerine konuştu. Kamuoyuna ilan edilen dört kademenin de dördüncüsü entegrasyon... Bir de MIT Akademi Başkanı 20 dakikalık sunumunun 15 dakikasını pozitif barış üzerine yaptı. Pozitif barışın kök sebepleri ortadan kaldırarak gerçek anlamda bir yapısal dönüşüm, demokratikleşme anlamında neye işaret ettiğini biliyorlar. Ama ne kadarını becerirler, bilmiyorum. Bu işleri yapmanın zorlukları var. Bu zorlukların Bir kısmı içinde bulundukları ilişkiler yumağı ya zihniyetten kaynaklı bir problem olabilir. Bir kısmı da Hocamızın da bahsettiği gibi Şili'de 5 yıl süren iki defa referandumdan geri dönen düzenleme gibi. Demokrasi her zaman matah bir şey olmayabilir. 2015 FARC anlaşması da Kolombiya'da referandumdan döndü. Allah'tan taraflar sahip çıktı da ana eksen bozulmadı. 

Dolayısıyla sonuçta ortada sandık varsa ki bütün eksiklikleri ile birlikte var. Bunu bütün taraflar açısından aynı zamanda demokrasinin gücü kadar süreç üzerinde yarattığı stresi ve baskıyı da görmemiz gerekiyor. 

Bu arada Türkiye'ye gelecek olanların ya da cezaevinden çıkacakların hangi ekonomik, eğitim, sosyal, siyasal katılım modelleriyle destekleneceği hususunun stresli bir alan olduğunu düşünüyorum. İlk yasaya girip girmeyeceği konusunda bir fikrim yok. Bence girmeli tabii ki. 

Ne olup biteceğini konuşmaya çalışıyoruz. 

Anayasa mevzusunda CHP'nin şöyle bir tutumu oldu: “Erdoğan, bir şekilde bu işe takla attırır. Yeniden kendisine seçim imkânı getirecek bir hava yaratır. Biz de bunu engellemek için diyelim ki “Anayasa’nın konuşulmasını istemiyoruz.” CHP bunu söyleyince MHP de hemen atladı, tamam dedi. “O zaman 42. 66 vs. maddeleri de konuşmayalım.” neticede komisyonun yayınlayacağı demokratik perspektif raporunda da anayasa olmayacak. Bu da çok nettir. 

Tahminim odur ki bu yasa çıkar. Eve dönüş dediğimiz şey kamuoyunun ikna olacağı bir şekilde görünür olur. Sonra AK Parti anayasa tartışmalarını açar. Ama bu süreçte çok dikkatliler. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, adeta CHP'yi ‘tekme tokat’ masadan kaldırmaya çalışıyor. Numan Kurtulmuş ve Abdülhamit Gül de CHP’yi elinden kolundan tutarak masada tutmaya çalışıyor. CHP’nin anayasa tartışmalarını süreç tamamlayıncaya kadar dondurdukları anlaşılıyor. 

Geçmişle yüzleşme, hafıza, adalet, onarıcı adalet mevzularına da bir süre girmeyeceğimizi düşünüyorum. Bunun da bir stres yarattığını düşünüyorlar. Komisyonda sadece iki kere konuşmacının sözüne milletvekilleri oturduğu yerden müdahale etti. Her ikisi de geçmiş dönemde yaşanan polis ve asker şiddeti ile ilgiliydi. “Biz sizi buraya polisimize, askerimize hakaret edin diye çağırmadık” diye müdahale ettiler. Galiba biri, Barış İçin Kadın İnisiyatifi, diğeri de İttihad-ül Ulema diye bilinen dernek konuşmasında idi. Neticede ilk aşamada bu yönde hiçbir adım atılacağını düşünmüyorum. Dünya örneklerinde hafıza, adalet meselelerinin 20 yıl sonra bile ele alındığı örnekler var. Bunlar da zaman içerisinde olur. Neticede siyaset olarak vazifemiz elimize geçen küçük bir imkânı esnetebilmek, büyütebilmek, bir sonraki aşamaya taşıyabilmektir, tüketmek değildir. Dışarıdan bakıldığında bazen çelik çomak oynadığımız da düşünülebilir ama elimizdeki bütün imkanlar bundan ibarettir. Teşekkür ediyorum.

**

Soru Cevap

(Erdoğan az mı konuşuyor?)

Erdoğan'ın AK Parti Genel Başkanı olarak konuşmasına ihtiyacımız var. Çünkü cumhurbaşkanı olarak süreci yürütüyor. İmralı'ya gerekli izinleri veriyor. İstihbarata gerekli talimatları veriyor. Yeri geldiğinde Suriye ile ilgili esneklikleri sağlıyor. Ama çıkıp topluma bunu niçin yaptığını, niçin yapması gerektiğini, niçin bunun doğru bir iş olduğunu anlatmıyor. Temel problemlerden biri budur. Bir önceki 2013 sürecinde çok güçlü bir retorik üretmişti. Ama bu süreçte bu anlamda da ürettiği katkı çok zayıftır. 

(Örgütü ayrıştırmak doğru mu? Rapor nasıl çıkar?)

Örgütü kategorize etmek meselesi anladığım kadarıyla arka plan mutabakatında bir miktar hayat bulmuş. Bir şeyi dürüstçe söylemek lazım. Komisyonun raporu iki ayaklı olacak. Biri bir eve dönüştür. DDR dedikleri fesih, silah bırakma, terhis ve entegrasyon ayağı olacak. Ki entegrasyon ayağını bile ikiye bölebilirler. Entegrasyona daha tereddütlü yaklaşabilirler. İkincisi muhalefetin baskısıyla komisyon çalışmasına da giren Numan Kurtulmuş’un da zaman zaman referans verdiği hukuk, demokrasi, adalet ve özgürlük alanlarında bir vizyon, bir perspektif belgesi oluşturacak.

Anayasa mevzularında CHP'nin tutumu belirleyici olabilir. Ama CHP üyelerinin çok önemli bir kısmının meseleyle kurduğu bağı sağlıklı buluyorum. Tabii çok değişik kesimlerden temsilci arkadaşlarımız var. Ama 10 üyenin yarıdan fazlasının meseleye sağlıklı baktığını düşünüyorum. Orada bir esneklikle anayasa kelimesi geçirmeden bazı konular geçer mi? Bunu zaman gösterecek. Sonuçta raporun oy birliği ile çıkartılması hususunda kuvvetli bir arzu var. 

(Yasa bile güvence sağlar mı?) 

Yasalar her zaman değişebilir. O yüzden öyle bir tedirginliğe gerek yok. Keşke ihtiyaç duyulan yasaları bir an önce çıkartmaya başlasalar. Mevcut yasaların bile nasıl bir temkinlilikle sürekli ertelendiğini görüyoruz. Komisyonda rıza üretiminin küçük bir kısmını sağladı. Bir agora, bir meydan, bir köy kahvesi gibi herkes geldi anlattı. Anlatılanlar, bir blokaj, sansür gözetilmeden raporlara, metne geçti. Raporlama tekniği açısından bugüne kadar anlatılan konuların rapor özetinde yer alması gerekir. Bunu Meclis Başkanlığı ile görüştüm ama o da daha belirsiz. Bu şekilde de yer alırsa burada bir kazanım olacaktır.

(Komisyon şehir şehir gezse miydi?) 

Şehir şehir gezme meselesi, ilk başta konuşulmuştu ama öyle kaldı. Bu saatten sonra komisyonun yeni bir sosyal etkinlik yapması beklenemez. Numan Kurtulmuş’un Diyarbakır ziyareti de kişisel bir ziyaretti. Ertesi gün yürüyüşteki saçma diyalogla bizim bir günlük çabamızın tamamını buharlaştırdılar. Onu da sitem olarak burada muhataplarına ulaştırmak üzere söyleyelim. Komisyonun görev süresi, 31 Aralık 2025’te doluyor. Uzatılmasının önünde bir engel yok. Bazen Numan Kurtulmuş diyor ki “Bu komisyon üçüncü gözdür, izleme heyetidir.” Öyle bir şey yok ne üçüncü gözdür ne izlenme heyetiyiz ne de başka bir şeyiz.

Muhtemelen yasada örgütün kendi kendini tasfiye ettiğinin Milli Güvenlik Kurulu ve MİT Başkanlığı tarafından tescilini, teyidini kodlayacaklar. Yasayı tasfiyeden sonra çıkartacağız. Ön anlaşmasının saçma unsurlarından biridir bu mevzu. Bu süreçteki en anlamsız seremoniyi 26 Ekim 2025’teki Türkiyeden çekilme seremonisi olarak gördüm. Bir, örgüt zaten kendini feshetmişti. İki, zaten tasfiye içerisindeydi. Üç, zaten Türkiye'de anlamlı bir varlık kalmamıştı. Dört eğer bir sürecin içerisindeysek geri çekildiği varsayılan 35-40 kişinin en yakın adliyeye veyahut da en yakın karakola giderek yeni sürece tabi olmak istediğini beyan etmesi gerekirdi. Ama yasal altyapı olmadığı için onu yapamadılar. Biz, geri çekildik dediler, bunu niye yaptılar? 

Açıklamaya bir saat içerisinde Cevdet Yılmaz, Efkan Ala, Ömer Çelik cevap verdi. Gelecekler bize diyecekler ki bahsettiğimiz o tasfiye oldu. Ama öyle anlaşılıyor ki Sayın Cumhurbaşkanı'nın da beyanlarından 26 Ekim açıklamasını bir baz ve veri kabul ederek yasama aşamasına geçilecek. Bu bahsedilen konuların tamamı da önce Komisyonun çerçeve metninde yer alacak sonra yasa teklifi olacak. Komisyonun çerçeve metninin oy birliğiyle çıkması beklentileri karşılayabilir. Ama yasa teklifine dönüştüğünde Cumhur ittifakı yine başına buyruk davranabilir mi? Davranabilir. Ne yapmamız gerekir diye bir soru oldu. Teyakkuzda kalmak, tetikte kalmak, bütün gelişmeleri takip etmek ve sadece devlete ya da örgüte değil, süreçle ilgili tüm paydaşlara olumlu yönde bir katkı sunmaya devam etmek gerekir.

2