Siirt Barosu “Barışın Dünü ve Bugünü” Paneli – 06.12.2025

Siirt Barosu “Barışın Dünü ve Bugünü” Paneli – 06.12.2025

06.12.2025

Siirt Barosu “Barışın Dünü ve Bugünü” Paneli– 6 Aralık 2025


Misafirlerimizi, kurum temsilcilerini saygıyla selamlıyorum. Ben de içinde bulunduğumuz salona verilen ismi ve ölüm yıldönümü münasebetiyle Tahir Elçi’yi rahmetle anıyorum. Tahir Elçi'nin katlinin aydınlatılmamış olması belki devletin bir ayıbıdır ama onun katline giden yolda hepimizin bir sorumluluğu ve çıkartmamız gereken dersler olduğunu da bu vesileyle ifade etmek isterim. 

Süreç hakkında biraz kendi tespitlerimi, sürecin gidişatı, sürecin karakteristiği veya özellikleri, biraz da ileriye doğru ne beklememiz gerektiğini açıklamaya, anlatmaya çalışacağım. 

Aslında 14 ayı geride bıraktık. Bugün itibariyle de birçok soru işareti zihnimizde var. Birçok gelişmeyi negatif yönleriyle de değerlendirebiliyoruz ama geride bıraktığımız 14 ayın çok kıymetli olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. 

Yine hepimiz biliyoruz ki bu süreç Türkiye'nin açık kaynaklardan edinilen bilgilere göre en az 13. girişimi, yani görüşmeler yoluyla örgütün silahsızlandırılması amacıyla yapılan en az 13. girişim. Gerçi Fatih Altaylı'nın Öcalan'la yaptığı röportajı izleyince ya da Komisyon’a gelen bazı arkadaşları dinleyince veyahut da İmralı'dan bazı anekdotlara bakınca aslında bu 13 sayısının da en az olduğu daha da berraklaşıyor; yani 14-15’inci örnekler de kayda geçirilebilir.

Bu 13 girişimin de kendine mahsus özellikleri vardı, bir nedenle başarılı olmadılar. Bugün onları değerlendirecek bir toplantı değil bu. Bir de hepimizin çok iyi bildiği, çok yakından takip ettiği dünya örnekleri var: İrlanda'dan İspanya'ya, Kolombiya'dan Filipinlilere, Endonezya'dan Sri Lanka'ya kadar. Şunu çok net ve rahatlıkla söyleyebiliriz ki bu içinde bulunduğumuz süreç önceki 13 girişim ve deneyimle de dünya örnekleriyle de benzeşmiyor. 

Atipik olarak tarif edebileceğimiz kendine mahsus, kendine özgü bir süreç var. Bu kendine mahsusluk belki sürece bazı önemli şeyler katıyor ama bizim alışkanlıklarımız ve öğrendiklerimiz ya da tecrübe yoluyla anlatılardan çıkarttığımız dersler itibariyle de bizi zorluyor. Yani daha çok “Şu niye böyle olmuyor, bu niye şöyle ilerlemiyor?” gibi sorularla kendi bildiğimiz modeller üzerinden bu süreci sorguluyoruz.

Masada olmayan bir siyasi partinin temsilcisi olarak İlk günden beri bizim tutumumuz şu oldu: Biz, %5 başarı ihtimali bile olsa, bu süreç minimum derecede silahsızlanma ve feshi dahi başaracak olsa, yani o pozitif barış, meselenin kök sebepleri ve kalıcı barışa dair adımlar ileriye doğru ötelenmiş olsa bile bunun ülke için büyük bir kazanç olduğuna inanıyoruz. 

Hem topluma bunun meşru bir model olduğunu anlattık hem de tarafların yürüyüşüne eşlik etmeye çalıştık. Ve eşlik ederken de zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı olmaya çalıştık. Az sonra anlatacağız; sürecin zorlukları üzerinden süreci sorgulamak ve bir muhasebeye tabi tutmak yerine, meşhur bisiklet metaforunda olduğu gibi her şart ve halde bu süreci ayakta tutmak, bu masayı diri tutmak ve çözüm ümidini canlı tutmak üzerinden bir pozisyon almaya çalıştık. Bu da zaman zaman bizim realiteyle, rasyonaliteyle yüzleşmediğimiz, iktidarın meseleyi yönetme tarzını veya yer yer niyetini tam kavrayamadığımız şeklinde eleştirilere de sebebiyet verdi. Fakat bu kez başarmak zorundayız; buna olan inancımız tamdır. 

Komisyon’a yapılan sunumlardan birinde Milli Savunma Bakanı, 2015’ten bu yana 10.000 kişinin hayatını kaybettiğini ifade etti. Şimdi şöyle düşünelim: Biz bir SMA hastası için aylarca kampanya yapıyoruz, 50 lira, 100 lira topluyoruz; bir hasta hükümlü tutuklu için kıyameti koparıyoruz ama tam 10.000 kişiyi defnetmişiz. Yani 10.000 kişi aramızdan kopmuş ki buna bunun bir yan bedeli olarak Suriye’deki kayıplar dahil mi bilmiyoruz. 

Eğer 2015 sürecini ayakta tutmayı ve başarılı olmayı başarmış olsaydık, 10.000 arkadaşımız aramızda yaşıyor olurdu; Tahir Elçi de bunlardan biri olurdu mutlaka. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi kök sorunlarını tam anlamıyla çözmesi, tam anlamıyla demokratikleşmesi, böyle masalarda görüşmeler yoluyla kısa vadede sonuçlanacak bir şey olmayabilir. Bunun farkındayız. Ama bizim bu sürece yüklediğimiz en önemli anlam, silahın ve şiddetin bir araç olarak devreden çıkartılmasıdır. Zaten Ömer Öcalan da geçtiğimiz yıl ekim ayında İmralı’yı ziyaret ettiğinde kendisine yazdırılarak kamuoyuna mal edilen cümle “Bana imkân ve fırsat verilirse, koşullar uygun olursa bu meseleyi silah ve şiddet zemininden siyaset ve demokrasi zeminine çekmeye muktedirim” cümlesiydi. Yani o gün de bize büyük bir demokrasi, büyük bir pozitif barış, bütün sorunlarımızı çözdüğümüz bir Türkiye vaat edilmemişti; bu noktada gerçekçi olalım. 

Şöyle bir şey söylüyor bazı akademisyenler: Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus devlet kodları makbul vatandaşı Türk, Müslüman, Sünni, Matüridi ve Hanefi olarak tarif etmiştir. Peki, 102. yılında Cumhuriyet’in Türk, Müslüman, Sünni, Hanefi ve Matüridi bir vatandaşı kendini ne kadar özgür hissediyor ve bu devlet onun için ne kadar demokratik bir devlettir? Kendi makbul vatandaş tanımı için bunları becerememiş bir devlet ve ülkenin bu kadar kadim bir meseleyi birkaç ayda, bir gecede yayınlanacak paketlerle çözmesini beklememek lazım. 

Bize ilk bilgilendirmeye geldiklerinde rahmetli Sırrı Süreyya ve Pervin Hanım, Ahmet Bey, onların da ilk vurguladığı konu buydu: Bu bir çözüm süreci değildir, bu bir barış sürecidir. Elbette biz muhalefet olarak bu barış sürecinin eşliğinde çözümü iktidardan talep ediyoruz; idari olarak, yasal olarak, anayasal olarak atılacak demokratik adımlar veyahut da süreç üzerinde, az sonra ifade edeceğimiz, stres yaratan uygulamalardan vazgeçilmesini talep ediyoruz. Ama öyle anlaşılıyor ki İmralı ile varılan ilk mutabakat, kalıcı barış, pozitif barış, kök sebeplerinin ortadan kaldırılması — ki bugün kabaca neredeyse üç maddeye indirilmiş kök mesele açısından: anayasal vatandaşlık, ana dilde eğitim, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi — Bunların negatif barış tespit edildikten, şiddetin kurumsal araçları ortadan kaldırıldıktan sonra konuşulacağı ve hayata geçirileceğine dair bir öngörüşme olduğu anlaşılıyor. 

Ki bir pozitif yön olarak; Sayın Devlet Bahçeli'nin de Cumhurbaşkanı'nın da AK Partili bazı arkadaşların da birçok konuşmada buralara referanslar verdiğini ifade edebiliriz.

Bu sürecin en önemli avantajı bence Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan metodolojik bir değişimle kendi örgütüne dair değişimi yönetme iradesini ortaya koymasıdır. Kendisinin de ifadesiyle aslında 93’ten bu yana birçok girişim oldu ama başarılı olunamadı; bunun her tarafa taalluk eden yönleri var. İster 27 Şubat çağrısı ister 12 Mayıs Fesih Kongresi’ne gönderilen metinler devlet “şu şu şu adımları atacak ve biz de bunu yapacağız” denmiyor. “Bizim açımızdan doğru olan artık bu metodolojik değişikliği hayata geçirmektir” deniyor. Bu sürecin de en büyük avantajlarından biri bence budur. Öbür türlü o pozitif barışın gereklerinin ne kadar zaman alacağını ve o esnada hâlâ şiddetin bir şekilde devam ediyor olmasının büyük bir sıkıntı olacağını hepimiz biliyoruz. 

İkinci büyük avantajı, Türkiye’de sadece milliyetçi kodların değil, devlet bürokrasisindeki güvenlikçi perspektifin de en büyük temsilcilerinden biri kabul edeceğimiz Sayın Devlet Bahçeli’nin bu sürece angajmanlığıdır. Niçin ikna olduğu, nasıl ikna olduğu, İsrail meselesi mi, Suriye meselesi mi, ahir ömründe Ortadoğu’nun yeniden dizaynında etkili bir rol almak mı… Bunların hepsi tartışılabilir. Ama şahsen şunu söyleyebilirim: Sayın Bahçeli her nasıl ikna olduysa oldu. Ama şu anda bu işin gereği noktasında çok samimi ve içten bir yerde duruyor. Hatırlayın; kayyım atamalarına itiraz, heyetin İmralı’ya gidişinin gecikmesine itiraz, kongrenin Malazgirt’te yapılabilmesine dair güvenlik odaklı vurgu, Meclis komisyonunun kurulması, İmralı ziyareti ve benzeri birçok konuda “Mademki bu yola girdik, bunun gereğini yapmaktan imtina etmemeliyiz” gibi bir noktada duruyor ve bu da sürecin çok önemli artı değerlerinden biri. 

Bir başka artı değerimiz de içinde bulunduğumuz bu otoriterleşme iklimi ve her geçen gün artan yargı uygulamalarına rağmen başta CHP olmak üzere muhalefetin masada durmakta ısrar etmesidir. Yani masada durulması isteniyor mu? Bazen onu sorguluyorum; acaba gerçekten CHP’nin masadan kopması, İmralı’ya gitmemesi mi kurgulandı diye düşünmüyor değilim. Ama neticede bütün bu olan bitene rağmen muhalefetin verdiği destek önemli. 

İYİ Parti ile Zafer Partisi’nin itirazı da önemli. Çünkü bu süreçlerin sağlıklı ilerlemesi için sadece desteğin değil, kaygı ve eleştiri gibi doğrudan itirazın da kamusal alanda görünür olması lazım. Yoksa o stresin nerede nasıl patlak vereceğini hiçbirimiz bilemeyiz. 

Geçmiş deneyimleri hatırlayın, 2013 ve geriye doğru; en büyük endişemiz şuydu: Bir sabah uyandığımızda acaba bir yerde bir çatışma, bir ölüm haberi duyacak mıyız? En büyük kaygımız ne? İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı nerede, nasıl bir operasyon yönetiyor? İstanbul adli yargı çevresinde hangi mahkeme hangi konuda nasıl bir karar verdi ya da hangi Anayasa Mahkemesi, AİHM kararına uymadı? Yani sürece provokasyon olarak tarif edeceğimiz on gelişme varsa, 1 Ekim’den bugüne tamamı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve İstanbul adli yargı çevresinde yapılıyor. Bunun siyasi destekten yoksun olduğunu iddia etmiyoruz; tam aksine belki de talimatla yapılıyor, o ayrı bir tartışma konusu. Ama Türkiye’de bütün bu olan biten karşısında Ankara, İzmir, birkaç belli başlı başsavcılığı sayalım; bunların hiçbirinin görevini yapmadığını, doğru görevin sadece İstanbul merkezli mi yapıldığını düşüneceğiz? Bu da süreç üzerinde en büyük stres oluşturan yönlerden biri ve hepimize bir eleştiri getiriyor: 

Böyle bir uygulama karşısında nasıl hâlâ süreci destekleyebiliriz, nasıl hâlâ sürecin yanında durabiliriz? DEM Parti’nin üzerindeki büyük baskı da bu: Sanki DEM, bu 50.000 insanın kaybından, kayyımlara, dokunulmazlıkların kaldırılmasından bugüne kadar bunca yaşanmışlıktan bir haber masaya oturmuş gibi değil mi? Öyle bir hava yaratılıyor. Oysa bütün bu bedeller bir kez daha yaşanmasın diye masaya oturmuş bir partiye, kendi yaşadıkları bedelin çok az bir kısmını yaşayanlar hemen “masadan kalkın” diye sesleniyorlar. Oysa masa böyle bir şey. Şunu da kabul edelim: Ne Güney Afrika’da De Klerk ne de Kolombiya’da Santos çok demokrat liderlerdi ne de demokratik ülkeler değillerdi. Zaten bu tip sorunlar demokrasiyi iyice kurutur, otoriter liderlikler demokrasiden uzaklaşmış ülkeler yaratır. Başka bir ilginç örnek de Filipinler’dir; İslami Cephe Moro ilk anlaşmayı o zamanın devlet başkanı Aquino ile yapıyor, Aquino sonra seçimi kaybediyor, 2016’da Duterte geliyor ve Duterte anlaşmaya büyük bir vefayla devam ediyor ve bugün orada süreç %90 oranında başarıyla tamamlanmış durumda. Bu Duterte, bu yılın mart ayında Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından zorla yerinden edilme, zorla adam kaybetme, zorla tecavüz iddialarıyla tutuklandı; yani Filipinler Moro sürecini başarıyla yürüten bir lider, uyuşturucuyla mücadelede insan haklarına aykırı ihlallerinden dolayı tutuklandı. Liderler böyle bir yola inansalar da inanmasalar da şartların getirdiği bir dayatma ya da olgunlaşmayla girmek zorunda kalabilirler. 

Rusya’yla ve Çin’le büyük ölçekte Batı’nın yaşadığı gerilim ve daha birçok konu birlikte ele alındığında bu sürecin aynı zamanda Ortadoğu’nun yeniden dizaynının bir parçası olduğu gerçeğiyle de yaklaşmamız gerekiyor. 

Şimdi rapor aşamasına geldik. İlk sunumlar fena değildi; partilerin ciddi hazırlıkları olduğu anlaşılıyor. Bu raporun bir eve dönüş ve eve dönenlerin sosyal, siyasal, demokratik hayata katılımıyla ilgili bir ayağı olmalı — raporun birinci kısmı bu. İkinci kısmı ise pozitif barış dediğimiz, başta Kürt meselesi olmak üzere ülkedeki toplam demokratik standartların, hukuk, adalet ve özgürlük standartlarının yükseltilmesiyle ilgili bir kısmı olmalı. İlkinde muhtemelen kısmen uzlaşmak kolay olabilir; ikincisinde raporun yazımında nasıl bir yöntem öne çıkacak, ortaklaşma mı olacak, her parti kendi raporunu ayrıca mı verecek, göreceğiz. 

Neticede biz içinde bulunduğumuz sürecin mükemmel ya da kusursuz olduğu iddiasında değiliz ama hep şu inançla konuşuyoruz: En iyi dizayn edilmiş ajandaya, mimariye sahip süreçler bile kendini zehirleyerek yok edebilir; en kötü mimari veya sıfır ajandayla başlayan süreçler bile kendini onararak hedefine ulaştırabilir. Bu ikincisi ancak siyasetin, demokratik kurumların ve toplumun toplam katkısıyla elde edilebilir. Biz bu ikinci projeksiyona yakın bir yerde duruyoruz. 

Bu anlamda da Siirt Barosu’nun bu toplantısının bu sürecin kendini iyileştirerek ve onararak daha ileriye gitmesi, toplumsallaşması noktasında önemli bir fonksiyon gördüğünü düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.


Soru-Cevap


- İmralı’ya neden gidilmediği mevzuu:

Sitem dosta yapılır; yani burada karşı cepheden bir atış değil, CHP açısından kent uzlaşısının da bir parçası olduğu son dönemki ilişkilerden kaynaklanan bir dostane sitem. Yeni Yol açısından da Yeni Yol’un, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın, benim bu süreç boyunca gösterdiğimiz tutumla bu kararın çeliştiği noktasındaki eleştirileri bir dostane sitem olarak kabul ediyoruz. Bu kararın da burada söz alarak eleştirisini ifade edenler için ne anlama geldiğinin farkında olduğumuzun bilinmesi gerekir. Ne Okan Bey’in söylediği -ki kendisi söyleme tenezzülünde bulunmadı, basına sızmıştı- parti içerisinde yapılan oylamada Okan Bey İmralı’ya gidelim diye oy kullanmıştı; hani partisini savunmak zorunda kaldığı için muhtemelen kendisini zor durumda bırakmak istemedi. Ama Okan Bey’in oradaki tutumunu da sürecin bütününde Komisyon’da ve dışarıdaki tutumunu da çok iyi biliyoruz. Bir arkadaş güzel bir laf etti: Bu eleştiriler biraz da sizin bunları genel merkeze taşımanıza vesile olur diye bir cümle söyledi. Yani dönüldüğünde “İlgili kurullarda, bu ziyaretlerde vatandaşın şu eleştirileri ve tepkileri vardır” demek gerekir. Az sonra niçin gidilmediğine dair bazı değerlendirmeleri ve başka konularda yaptığım açıklamaları da sizin duygu halinizi ya da üzerinde büyük bir sebat ve inatla durduğunuz düşünce çizgisini anlamamak değil, farklı zaviyeleri bir arada konuşmak olarak yorumlamanızı rica ederim. 

Bence, muhalefetin desteği -özellikle CHP’nin, sonra da bütün muhalefetin- 2023 seçimlerini yaşadıktan sonra böyle bir girişime, henüz hiçbir bilgilendirme mekanizması çalışmamışken hem Sayın Ali Babacan’ın hem Davutoğlu’nun hem Mahmut Arıkan’ın hem de Özgür Özel’in doğrudan destek vermesinin kıymetini takdir etmek gerekir ve bundan faydalanmak gerekir. Tam iki yıl boyunca uydurma videolarla, kampanyalarla bu iktidar bu muhalefeti; Öcalan’ı- Demirtaş’ı salıvermek, teröristlerle iş birliği yapmak, Kandil’den bu seçim kampanyası için kampanya yapıldığını iddia etmekle suçlayıp; sonra hiçbir şey olmamış gibi bu yola girsin. Bugüne kadar -ben duymadım, belki bir iki defa söz sıkıştığında söylenmiş olabilir- ama ne bir CHP’li ne bir DEVA’lı “Siz önce şu 2023 kampanyanızın hesabını verin” dememiş olsun. Yani iktidarla bu yaşanmışlık karşısında bu destek ve iktidarın da bu sürecin ruhuna aykırı uygulamaları burada ifade edildi, ben de söyledim: Mardin, Batman, Halfeti’ye kayyım atamaktan başlayın, en son Fatih Altaylı’ya verilen cezaya kadar… Biz dağda elinde silah olan adama “Gel, siyaset ve demokratik zeminde kendini ifade et” diyoruz ama birisinin bir cümlesini kırk yerden yorumlayarak 4 yıl 2 ay hapis cezasıyla sonuçlanan bir cezaya hükmediyoruz. Gerçekten kayyımlar, yargı kararları ve toplumdaki güven sorunu artık çok derin. Biliyorsunuz, bütün ölçümlemelerde destek yüzde 70’lerde çıkıyor, güven ise yüzde 30’larda kalıyor; ama İmralı ve eve dönüş yasası mevzu bahis olduğunda bu destek bir anda yüzde 20’ye kadar düşüyor. Meral Danış Beştaş Vekilim “Biraz da siyaset bunu inşa ediyor” dedi; doğru. Ama bu iktidarın hegemonik gücünü ve bu gücünü hem medyada hem yargıda hem de diğer alanlarda muhalefet üzerinde nasıl uyguladığını görünce, Özgür Özel’in kendi seçmenine ya da Ali Babacan’ın “Bu süreci biz yönetiyoruz, bize güvenmiyor musunuz? Biz İmralı’ya da gideriz, İmralı’yı da getiririz diyebilmesi mümkün müydü?” Deseydi bu, seçmenin güvenini artıracak bir şeye mi dönüşürdü? Karşımızda böyle bir iktidar, böyle bir Cumhurbaşkanı ve böyle bir pratik var. Dolayısıyla muhalefetin toplumda karşılaştığı itirazları ve iki noktada bu iktidarın süreç yönetim tarzına yönelik birikmiş öfkeyi görmemesi düşünülemezdi. Birincisi, muhtemelen siz de eleştiriyorsunuzdur: Cumhurbaşkanı olarak sürecin mekanizmalarını işletiyor ama AK Parti Genel Başkanı olarak hiçbir yerde bunu anlatmıyor. Son 14 ayda iki paragraftan uzun yaptığı iki konuşma var: Kızılcahamam açılış konuşması ve Komisyon’un İmralı’ya gidebileceğine dair yaptığı konuşma. Bunun dışında söylediği ya bir cümledir ya bir paragraftır; biz tüm akışı sürekli takip ediyoruz, arşivliyoruz, daha uzun bir anlatı göremezsiniz. Peki sen bunu yapmışken Osman Kavala’yı, Şerafettin Can Atalay’ı, Selahattin Demirtaş’ı serbest bıraktın da, KHK’lıların işe iadesini başlattın da, AİHM ve AYM kararlarının uygulanmasıyla ilgili yargı üzerindeki baskıya son verdin de toplum şuna mı inandı: “Bu mesele sadece İmralı’yı, Öcalan’ı, PKK’yi ya da Kürtleri ilgilendirmiyor; bu mesele bittiğinde hepimize bir getiri var” Topluma bu hissi biz verdik de toplum bunu satın almak istemedi mi? Böyle bir tabloda ben de Okan Bey gibi böyle bir sürece girmenin doğal bir gereği olarak İmralı ziyaretinin bir krize dönüştürülmemesi gerektiğini elbette düşünüyorum. Ama partileri baskı altına alan toplumsal iklimi görmez ve buna “Evet, seni görüyoruz ve bunun farkındayız” diyerek bir cevap vermezsek, daha kritik aşamalarda siyasi partilerin daha kritik kararları alabilmesinin önünü açamayız diye düşünüyorum.

Sonuçta gelen itirazlar üç başlıktaydı. Biri, İmralı’ya gidilmesini yanlış bulanlar. İkincisi, Erdoğan’ın kendisinden kaynaklanan güvensizlik. Üçüncüsü, süreçle ilişkili hatalar ve yanlışlar. 

-İmralı Tutanaklarının eksik okunması

Tutanak tartışmasında da aslında şu kendini doğruladığı: Orada DEM, AK Parti, MHP dışında bir CHP’li ya da Yeni Yol üyesi bir üye olmuş olsaydı bu tartışmada daha farklı seyrederdi. Yani belki de bir muhalefet milletvekilinin orada olması sürecin daha sağlıklı ilerlemesi açısından da sizin yüklediğiniz bütün sembolizmin dışında da daha doğru ve anlamlı olurdu. Belki de iktidar, liderleri bilgilendirmeyerek, kamuoyuna bunu aksettirmeyerek bu sonucu arzu etti. Biz defalarca kez iktidara “Murat Çalık’ı, Ayşe Barım’ı salıverin, şu şu adımları atın, iddianameleri yayınlayın, kent uzlaşısı dosyasını kapatın ki CHP yarın İmralı’ya gitmek istediğinizde size itiraz edemesin”. Bunu MİT Başkanı’ndan AK Parti Grup Başkanı’na kadar herkese anlatmışımdır. Bu adımları da atmayarak belki de bu fotoğrafın da böyle gelişmesini de istediler, ona bir şey diyemem. 

Bu faslı şu iki cümleyle bitireyim: hoca bütün fırçayı camiye gelene atıyormuş, aslında derdi camiye gelmeyenlerle; bir şekilde sürecin içinde olan insanlarla iletişimi de daha dengeli tutmak, sürecin arkasındaki desteği eksiltecek değil artıracak bir dil üretmek lazım. Bu hepimizin sorumluluğudur, sadece büyük siyasetçilerin değil; sokakta, toplumda olan herkesin bir sorumluluğudur. Gülistan Hanım’ın aktardığına göre CHP’nin gelmediğini anlayınca Abdullah Öcalan “Keşke gelselerdi” diyor; “Biz onların ceddini biliyoruz zaten onlar Dersim’den Zilan’dan sorumluydu zaten onlar savaş taraftarıydı, zaten ona barış karşıtıydı” diye saydırmıyor, “Keşke gelselerdi” diyor. Ve bence bu tutum CHP’nin ileriye doğru yükünü ağırlaştıran bir tutum. Yani cepheden bir atış yapsa belki CHP kendini o bahsedilen ulusalcı çizgide daha kolay konumlandırırdı. DEM ilk yaptığı yazılı açıklamadan bugüne kadar da bu esnekliği de korudu, yani o anlamda da bir itirazımız yok. Neticede bence silahların tasfiyesi süreci 10 adımsa İmralı’ya gitmek bunun 3’üncü adımıydı, önümüzde daha çok kıymetli ve çok daha zor adımlar var. Türkiye’de kalıcı barışı getirmek 100 adımsa İmralı’ya gitmek bunun 4’üncü adımıydı, önümüzde daha çok ciddi işler var. Bunu kırılma noktasına dönüştürmeden yönetmek gerekir diye düşünüyorum. 

- İmralı’ya gidip doktora tezinizi tartışsaydınız? 

Gidip tezimi tartışmak ister miydim? Muhtemelen tezimden bahsetmezdim ama özellikle önceki başarısız olmuş süreçlerle ilgili olarak yorumunu, kanaatini, kendi yürüttüğü zaviyeden değerlendirmesini almak isterdik. Burada kendine mahsus bir süreç var ve buna biz karar vermedik. Yani şöyle olmadı: Devlet ya da İmralı bize bir heyet gönderip yeni bir süreç başlatacağız, bunun metodolojisini ve iletişim stratejisini nasıl yürüteceğiz diye sormadılar. Sorsalardı biz kendi tecrübemizden, İrlanda’dan, İspanya’dan, Kolombiya’dan öğrendiğimizi onlara anlatırdık. Onlar oturdular bir metodolojiye karar verdiler. Bu metodoloji devlet için kolay, İmralı için zor olan bir metodoloji: Pazarlık yok, pozitif barış yok, demokratik adımlar yok, önce silah bırakmayı yapacağız.

İmralı bu yükün altına girdiyse bizim kalkıp İmralı’ya şunu mu dememiz gerekirdi? “Türkiye öyle bir ülkedir ki biz siyaset yapamıyoruz. Konuşanı içeriye atıyorlar. Meclis’te milletvekillerinin soru önergelerine bile cevap vermiyorlar. Demokrasinin d’sinden bile uzağız. Siz silah bırakıp ne yapacaksınız? bunların hakkından silahlı mücadele gelir.” Öyle mi diyecektik? Yok. Hiçbir yeni adım atılmasa bile 50.000 insanın, son 10 yılda 10.000 insanın öldüğü bir fotoğrafta bir tek insanın daha ölmeyecek olması, şiddet ve silahın siyasal mücadeleden uzaklaşacak olması tek başına çok büyük stratejik bir adımdır, bir kazanımdır. Bunu yürüten iradeye herkesin bulunduğu yerden destek olması lazım. Biz de buna destek olmaya çalışıyoruz. Bir de öyle bir tablo var. AK Partililer de hani devlet projesidir ya, konuşmak yasak, anlatmak yasak; onların da yiyeceği dayağı bazen biz yiyoruz. Ama yani bu kendine kendisiyle yüzleşebilmek, aynaya bakabilmek ya da muhatabın gözüne bakabilmek gibi hangi metaforu koyarsanız koyun Okan Bey’in kendi pratiği bunlarla uyumlu olduğu için o da hiç çekinmeden geldi. Bu fotoğrafla, bu tabloyla karşılaştı. 

- Eşit vatandaşlık 

Eşit vatandaşlık mevzusu soruldu. Yani anayasal vatandaşlık tanımı sembolik bir şey ama biz iyi biliyoruz ki birçok uygulamada, başta Kürt ve Kürtçe ile ilgili meseleler olmak üzere sıkıntılı konular var. Bunların da devletin bir tutum olarak zaman içerisinde bunları dönüştürmesini bekliyoruz diyebiliriz.

Selahattin Demirtaş’ın tahliye edilmiyor olmasının bir izahı yok. Süreç yönetimi açısından hani ben şöyle bir şey görüyorum: Demirtaş dışarı çıkarsa, Demirtaş’tan bir medet bekleyen Türk solu onu süreç karşıtı bir yere sürükler ya da zorlar mı gibi bir kaygıyı ben AK Parti ve devlette görüyorum. Böyle bir şey olmayacağına inanıyorum. Bugün dışarı çıksın, bu süreçle ilgili en doğru, en olumlu katkıyı verir ve hem Türk sokağında hem de Kürt sokağındaki sahip olduğu yüksek güven ve kredi nedeniyle sürece olan güveni çok ciddi bir şekilde artıracak bir pratik ortaya koyabilir. Belki takvimlerinde bir zaman dilimine tabidir, belki başka bir şeydir. İşin o kısmını doğrusu yorumlayacak kadar elimizde bir bilgi de yok. 

Bu güven artırıcı önlemler arasında tabii ki kayyım uygulamasının iadesi, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın uygulamalarının neticelenmesi, Kent Uzlaşısı iddianamesi -hala yazılmadı- hala Ebru Özdemir, Mehmet Ali Çalışkan ve başka isimler varsa Meral Hanım daha iyi bilir, içeride tutuklu. Bu iki arkadaşı bizzat tanıyorum. Demirtaş’la ilgili durum ortada. Bunlar da güven artırıcı adım olarak kayda geçebilirdi.

Bahçeli’nin söyledikleri de hemen olmuyor. Yani 22 Ekim konuşmasından sonra da Erdoğan’ın bir sessizliğini görmüştük ama o da galiba bir limit koyuyor ve bir limitten sonra Erdoğan’ın artık reddedemeyeceği yeni bir denklem yaratıyor. Hatta arkadaşlarla espri yaptık. Dedik ki herhalde Selahattin Bey’i şöyle bırakırlar: Bahçeli diyecek ki “Ben arabaya bindim, Edirne’ye doğru gidiyorum. Ben oraya varmadan mahkeme kararını açıklayacaksa açıklasın; yoksa ben onu alıp getiririm” diye espriyi de yaptık. İnşallah o da bu fikrinde, bu görüşünde ısrarcı olur ve mahkeme elinde AİHM kararını uygulamak gibi bir fırsat varken bunu da uygular.

Son olarak, biz hep pozitif bir yerden bir sürecin kendini rehabilite ederek ve onarak gitmesini ilerletiyoruz. Böyle bir yerden konuşuyor olmamız mademki bu kadar eleştiri geldi, Kandil’in ya da DEM’in süreci kusursuz yürüttüğü anlamına da gelmiyor. Bunu da bir şerh olarak düşünelim, kapatalım.