Muş Barosu “Muş, Politik Aktörlerle Toplumsal Barış Sürecini Konuşuyor” Paneli – 11.04.2026

Muş Barosu “Muş, Politik Aktörlerle Toplumsal Barış Sürecini Konuşuyor” Paneli – 11.04.2026

11.04.2026

Muş Barosu “Muş, Politik Aktörlerle Toplumsal Barış Sürecini Konuşuyor” Paneli – 11 Nisan 2026


Hazirunu saygıyla selamlıyorum. Muş gibi bu meseleye farkındalığın çok yüksek olduğu, açık kaynaklardan ve özel ilişkilerden pek çok bilginin edinilebildiği bir yerde konuşmak zor. Umarım konuşmamız ve panelimiz beklentileri bir miktar karşılar. 


Ben de Meral Hanım'ın bıraktığı yerden tekrara girmeden, başkanın da sorusunu da dikkate alarak bu sürece dair bazı tespitleri sizinle paylaşmaya çalışacağım. 


Bu sadece uluslararası örneklere değil; Türkiye’nin 1993’ten başlayan en az 13 farklı girişimine de benzemeyen bir süreç. Bu girişimlerin tanıklıklarını taraflardan biliyoruz, devlet belgelerinde ve örgüt yöneticilerinin farklı zamanlarda yaptıkları açıklamalarda görüyoruz ve tespit edebiliyoruz. Girişim sayısını 2024 ekiminde ilk kez 13 olarak telaffuz etmeye başladığımızda “en az” diyorduk; daha sonra İmralı tutanaklarında, Sedat Yurttaş’ın komisyon anlatımında ve farklı görüşmelerde bu sayının 14-15’e artabilecek bir rakam olduğunu gördük. 


Bilinen, tecrübelere en uygun deneyim belki Oslo’dur; Oslo’nun da nasıl akamete uğradığını, konuşma kayıt ve tutanaklarının önce sızdırılıp sonra da Hakan Fidan ve Beşir Atalay hakkında FETÖ olarak tarif edilen yapı tarafından nasıl bir adli sürecin yürütüldüğünü biliyoruz. 


İçinde bulunduğumuz süreç, Başkan’ın ifadesiyle “atipik”, yani başka bir modele benzemeyen bir süreç. Dünya örnekleriyle, Türkiye’de çok bilinen Güney Afrika, Kolombiya, İrlanda, Filipinler, Endonezya ve İspanya örnekleriyle de Türkiye’nin 13 örneğiyle de benzeşmeyen bir durum. 


Buradan bir model çıkar mı? Şu anda bu cümle çok aşırı ve iddialı; süreç başarıyla tamamlandığında bir tecrübe çıkar ancak ben bir modelin çıkacağını düşünmüyorum. Çünkü dünyada öncelikle meselenin kök sebeplerini ortadan kaldırarak pozitif barışı inşa ettikten sonra kurumsal olarak kalıcı ateşkeslerin, silahı elinde tutan yapıların dağıtıldığı, ortadan kaldırıldığı negatif barışın tesisini görüyoruz. 


Devam eden sürecin çözüm süreci değil bir silahsızlanma süreci olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Rapora da geçen, her zaman ifade ettiğimiz; demokratikleşme, hukuk devleti, anayasal değişikliklerden yargı uygulamalarına kadar taleplerimiz her zaman caridir. Ama bu süreç öncelikle silahsızlanmayı; çözümün önündeki en büyük blokajı, barikatı aşmayı ve ardından demokratik siyaset yoluyla da bu meselenin çözümünü hedefliyor. 


Burada da gerçekçi olmak lazım. 

Birtakım akademisyenlerin tespitlerine göre Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminin kodları, yani 1923-2025 arası bütün tartışmalar incelendiğinde “makbul vatandaş” olarak Türk, Sünni, Matüridi ve Hanefi bir profilin esas alındığı kabul edilir. Cumhuriyet’in 102. yılında, kuruluş kodlarının tarif ettiği makbul vatandaşa göre bu Cumhuriyet ne kadar demokratikse, o kişi kendini ne kadar özgür ve güven içerisinde hissediyorsa Kürtler de o kadar hissediyor, hissedecek. 


Dolayısıyla ülkede genel bir dönüşümün, değişimin bir gecede liderler arası anlaşmayla, mutabakatla sağlanacağı, bir sabah uyandığımızda demokratik bir ülkeye uyanacağımız; Kürt meselesinin, Alevi meselesinin, ötekine tahammül meselesinin ve otoritenin sınırlanması hususunun bir anda gerçekleşeceğini beklemek yanlış. 


negatif barışın tesisinin öne çekilmesi; muhalefeti terörize eden, silahın ve şiddetin ürettiği sorunların demokratik siyaset üzerindeki gölgesini ve blokajını ortadan kaldırmayı hedefleyen bir yaklaşımdır ve doğrudur. 


Bazen “Cumhuriyet’in 102. yılında, 50 yıllık bir mücadeleden sonra hedef bu muydu?” gibi sorgulamalar ve soru işaretleri olsa da asıl hedefe gidişte, yol temizliği açısından doğrudur. 


Amerika'da bazı reklamlarda şöyle ince bir altyazı geçer: “Burada gördüklerinizi tek başınıza denemeyiniz.” Türkiye modelini başka bir ülkenin denemesi mümkün değil; ne Öcalan ne Bahçeli profili ne de diğer dinamiklerin başka bir ülkede kendini tekrar etmesi mümkün değildir. 


Çatışma çözümünde de ideal model budur. “Kolombiya böyle yapmış, Güney Afrika bunu yapmış, biz de aynısını yapalım” diye bir şey yoktur. Çatışma çözümü müktesebatı hem akademik hem de tecrübi olarak bir eczane gibidir. Bu eczanede doktor, hastalıkla değil hasta ile ilgilenir; somut olayda ihtiyaç duyulan destekleri cerrahi müdahaleden besin desteğine kadar belli bir zaman yönetimi içerisinde verir. 


O yüzden “Niçin Güney Afrika’da öyle olduğu bizde böyle değil, Kolombiya’da şöyle olduğu bizde böyle değil?” gibi bir model maksimalizmi içerisinde mevcut durumu sorgulamak doğru değildir. 


Nasıl ki Türkiye’nin kendi içindeki 13 girişimi dahi model olarak kendini tekrar etmiyorsa, Taliban’ın ya da Barzani’nin aracılık ettiği modeller, gazeteci İsmet İmset’in ya da rahmetli Erbakan’ın mektup gönderdiği gazeteci, 2009 Oslo süreci ve 2013 çözüm süreci birbirinin aynısı değilse, dünya modellerinin de kendini tekrar etmesini beklememek gerekir. 


İki ana aktör, süreci ayakta tutmak, bunun için gerekli esnekliği göstermek ve ana hedefleri korumaktadır. Bu modelin en önemli yönü budur. Süreç içerisindeki birçok kriz bu esneklikle aşılmıştır ve bugün itibarıyla süreç ayaktadır, masa kuruludur ve belli bir esneklik içerisinde taraflar hedeflerine doğru ilerlemeye çalışmaktadır. 


Önceki girişimlere göre gerek Öcalan’ın kayıtsız şartsız yaptığı çağrı, Bahçeli’nin ön çağrısı ve ardından süreci sahiplenmesi dikkat çekicidir. 

2024’ün aralık ayında Duvar Gazetesi’ne bir mülakat vermiştim; orada kullandığım bir cümle daha sonra oldukça iddialı bir manşetle sunulmuştu: “Bahçeli bu süreç için zihnen hazırlıklı ve samimi.” Bugün itibariyle de bunu savunabileceğimi düşünüyorum. Niçin bu yola girdiği ayrı bir tartışma konusu ama “Madem bu yola girdik, bu yolun gereğini yapmaktan imtina etmeyelim” demesini, umut hakkıyla, Öcalan’ı Meclis’e davet etmekle, Malazgirt’te kongre davetiyle, “İmralı’ya gerekirse ben giderim” demekle, “barış tek kanatlı bir kuş değildir” demekle, en az üç kere Türkiye’yi gezerek MHP’lilere bu meseleyi anlatmakla Bahçeli duruşunu ortaya koydu. 


Çok gözden kaçtı; bu iş ilk başladığında Bahçeli; Alaattin Çakıcı’yı, Ergin ailesinin dışarıdaki ferdini ve Kürşat Yılmaz’ı çağırdı. Dedi ki “Başta Cübbeli olmak üzere duruma vaziyet edin, insanlar bundan böyle bir sokak hareketliliği doğurmasın”. Bence bunlar bütünlük içerisinde ele alındığında Bahçeli açısından önemli konular. 


Erdoğan açısından ise hiçbir aşamanın kendi bilgisi dışında yürütüldüğünü düşünemeyiz ve birçok veri 2024 Ekim’inden geriye doğru 1,5–2 yıllık bir arka plan diyaloğuna da işaret ediyor. Bunlar Erdoğan’dan habersiz olmayacağına göre Erdoğan’ı zaman yönetimi açısından eleştirebiliriz; topluma bu meseleyi güçlü bir şekilde anlatmamakla eleştirebiliriz ama sürecin dışında kalmakla eleştiremeyeceğimizi düşünüyorum. 



Erdoğan ve AK Parti, bir yıl boyunca bunun bir devlet projesi olduğunu söylediler. Yozgatlıya, Trabzonluya “devlet projesi” dediğinizde zaten başka bir şeyi sorgulamaz. Son 6 aydır da “Bu işi Meclis’e havale ettik” diyorlar. Halbuki Meclis’in konuyla ne ilgisi var? Komisyon boyunca aynı masada oturduk, dinledik, çok önemli bir tecrübeydi, başka ülkelerde konuşulabilecek bir iletişim zemini ve birikim oluştu ama bugün AK Parti hariç, MHP dahil herkes yasanın Meclis’e gelmesini istiyor. AK Parti istemeden geliyor mu? Sayın Numan Kurtulmuş bile “Sorumluluk siyasi partilerde” dedi. Sorumluluk doğrudan AK Parti’de ama AK Parti önce “devlet projesi” dedi, sonra “Meclis” dedi ve işin içerisinden sıyrıldı. CHP ve MHP bu kadar saha çalışması yapıyorken AK Partililerin sahada bu meseleyi anlattığını da görmedik. 


Sayın Erdoğan da “İmralı’ya komisyon isterse gidebilir” ve 2025 ocak ayında Kızılcahaman konuşması dışında hiçbir zaman bir paragraftan uzun konuşma yapmamıştır; kısa kısa değindi. Bu onun açısından bir iletişim modeli gibi gözüküyor ama ileride sıkıntı olur. 


İmralı kararı alınırken muhalefet partileri baskı altında kaldı; iki yönlü bir durum oluştu: “İmralı’ya gitmek doğru mu?” ve iktidar bu kadar gözaltı, soruşturma, tutuklama yapıyorken “niye gidiyorsunuz?” soruları geldi. Yasa geldiğinde, muhalefetin örgütlediği ya da beklentisi olan insanlar, çocuğunu dershaneye götüren, yurda yatıranlar cezaevindeyken “Siz eli silahlı teröristlere af mı çıkartıyorsunuz, bir de eğitim hakkı mı veriyorsunuz, iş kurma fırsatı mı tanıyorsunuz?” gibi sorular önümüze gelecek. 


Bunları aşmanın yolu Erdoğan’ın bunu güçlü bir şekilde kamuoyuna anlatmasıdır; niçin bu yola girdik, bu yolun gereği nedir; karanlıkta fil aramak gibi değil; elbette ki toplumsal psikolojiyi yönetmek gerekir ama net ve açık anlatmak gerekir. Kanal İstanbul’da olduğu gibi gözlerden kaçırarak yürütülecek bir süreç değildir. 


Bu süreç bittiğinde Türkiye, 3 trilyon dolar harcamaktan ve 100.000’e yakın insanın ölümünden kurtulacak. 


Bazen deniyor ki “Kürt Mehmet’e nöbet mi?” Ben de diyorum ki Kürt Mehmet’i mezara göndermek yerine nöbete göndereceksek daha iyi bir duruma geçiyoruz. Arzu ettiğimiz pozitif barış, anayasal kurumlarıyla gelmese bile ölmenin ve öldürmenin olmadığı bir zemin önemli. 2013’ten bu yana Millî Savunma Bakanlığı’nda söylendiği gibi 10.000 can kaybettik. Bir SMA hastası için 50-100 lira kampanya yaparken 17 ay süren bir süreçte 10.000 insanın ölümünü görmezden gelemeyiz. Bu 10.000 insanın hepimizin abisi, kardeşi, yeğeni, komşusu olduğunu düşündüğümüzde, bu ölmek ve öldürmek ikileminin sona ermesinin getirdiği kazanım bence bundan daha büyük bir kazanım yoktur.


Sürecin elitler arası mutabakatla ilerliyor oluşu negatif barış yani çatışmayı bitirmek için iyidir, yeterlidir, ama bırakın pozitif barışı, çatışmayı kurumsal olarak yani örgütün feshini ve tasfiyesini başarılı bir şekilde bitirmek için bu seviyede iletişim yetersizdir.


Benim gözlemlerime göre Bahçeli, bu işi iki kişiyle konuşuyor; yani çok kişiyi dinliyor da strateji konuşmak anlamında. Erdoğan’ın da konuştuğu Efkan Ala, İbrahim Kalın, biraz da Ömer Çelik var. Hakan Fidan’la çok konuşulduğunu düşünmüyorum; Suriye bağlamı dışında, yani Suriye bağlamında bile Hakan Fidan’la İbrahim Kalın’ın açı farkı göz önüne alınca orada bile bir yorum yapma imkânı var. AK Parti MKYK’da konuşulmuyor, Bakanlar Kurulu’nda konuşulmuyor, Meclis gündeminde konuşulmuyor. Peki o zaman nasıl olacak? 


Yasa gelsin, diyoruz ama geldiğinde bunu topluma anlatım, rıza üretimine dönüşüm ve toplumsallaşmanın sağlanması nasıl olacak? 


Zaman daralıyor, temmuz geliyor. Böyle bir yasanın başarıyla uygulanması için en az bir yıla ihtiyaç var. 


Komisyon raporunu 8 haftada, 7 oturumla yazabildik; bugün AK Parti bir teklif getirse bunun en az 4-5 hafta süreceğini düşünelim; partiler arası görüşmeler, komisyon, genel kurul derken 6-7 hafta, yasaya 6 ay ya da 1 yıl süre koyalım. Yani bir yıl geçmeden Türk seçmene “korktuğun gibi terörün kazançlı çıktığı” bir fotoğraf yok; Kürt seçmene de “örgütün feshini ve tasfiyesini başarıyla yaptık, seninle ilgili demokratik haklar ve pozitif gündem için zemin oluştu” diyebilmeliyiz. 


Komisyon’da MİT Akademisi Başkanı geldi, 20 dakikalık konuşmanın 15’inde pozitif barıştan bahsetti; devlet ne yapması gerektiğini biliyor. Zaten geride kalan konular, ana dille ilgili adımlar, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve vatandaşlık; bunun dışında da kayda değer bir tartışma yok. 


CHP “anayasa varsa biz yokuz” dedi ve ana dili, anayasal vatandaşlığı zaten sürecin sonuna öteledik. Anayasayı konuşmayacaksak 42 ile 66’yı da konuşamayacağız demektir, onlar için öyle gerekiyordu. Ama neticede bir yıl seçimden önce bitmesi için bile bu yasamaya bir an önce geçilmesi gerekiyor; yasanın çıkmaması en büyük sorundur. 


Doğru olan, 12 Mayıs’ta örgüt kendini feshettiğinde 11 Temmuz’daki silah yakmaya kadar yasa çıkmalıydı. Devlet, örgütün iradesini tespit edebilir ama fiili gerçekleşmeyi ancak örgüt üyeleri Türkiye’ye gelip belirlenmiş yeni yasal mutabakata tabi olduğunda anlayabiliriz. 


Yasaya uygun bir şekilde kaç kişi geldi? Yasa mutabakatla çıkabiliyor mu? Diyelim ki devlet doğru düşünüyor, örgüt üyeleri mağaraları boşaltıyor olsun; silahları da yakıyor, yıkıyor, bir yere teslim ediyor olsun. Bu kişiler Erbil’e, Süleymaniye’ye, oradan da Diyarbakır’a, Batman’a gelip yeni hukuki statüye tabi olmadığı müddetçe, yani o insan kaynağı Türkiye’nin sınırları dışında durduğu müddetçe tehlike geçmiş midir, devlet mantığıyla? Ortadoğu’da silah bulmaktan daha kolay ne var? 


Dolayısıyla işin en doğrusu bu yasayı çıkartmak. Devlet yasa çıkartmaktan niye korkuyor; kendini teyit ve tespitin içine bir bumerang gibi hapsetti. Devlet 1985’ten 2020’ye kadar en az 10 kere yasa çıkartmış ama 10 kişi gelmemiş. İki kere de Öcalan şartsız çağrı yapmış; 1999 ve 2009’da gelenler de 8 Eylül’de ceza almış. Demek ki tek taraflı çağrı da yeterli değil, tek taraflı yasa da yeterli değil; arka planı iyi çalışılmış, tarafların uyumu ve mutabakatı öncelenmiş bir yasanın çıkması gerekiyor. 


Olumsuz senaryo olarak diyelim ki örgüt içinde bir kırılma ve yarılma oldu; bu yarılmayı bile yönetebilmek için (2004’ü hatırlayalım) Öcalan’ın çağrısına uygun bir yasal zemin inşa etmek lazım. Bu yasal zemine uyan uyar, uymayanla Öcalan ideolojik ve örgütsel olarak mücadele eder, devletle güvenlik perspektifiyle mücadele eder. 


Bu yasal zemin oluşmadan kim uyuyor, kim uymuyor tartışmasının çok doğru olmadığına inanıyorum. 


Tabii ki yasa çıkmadan da yapılabilecek işler var; kayyımların iadesinden CHP üzerindeki yargı sürecinin hiç olmazsa ceza usul hukuku, soruşturma usulleri açısından dindirilmesi gibi yönler var. 


Bu süreçte Öcalan, Bahçeli ve Erdoğan hariç kim ne derse desin temkinli ve şüpheyle yaklaşmamız lazım. Neden? Ceylanpınar’daki saldırıyı hatırlıyorsunuz; iki polis hayatını kaybetti. Devletin valisi saat 11.00’de bunun adli vakaya benzediğini söyledi, saat 15.00’te PKK “Biz yaptık” dedi, 6 ay sonra PKK “Galiba biz yapmamışız” dedi. Ama PKK’nin resmî açıklaması masadaydı. Yıllar sonra adli tıp parmak izi eşleştirmesi yaptı, olay yerinde başka bir polisin parmak izi vardı. PKK resmen açıklama yaptı  ama sonra bunun yanlış olduğu anlaşıldı. Dolayısıyla temkinli olmak, sabırlı olmak, esnek olmak ve ana hedefi korumak lazım. 


Hep eleştirdik ama geriye dönüp baktığımızda bu 19 ayda az yol almadık; kayyım atamalarını, CHP soruşturmalarını, sivil topluma soruşturmalarını ama buna karşın TUSAŞ saldırısını da tolere ettik. Devlet TUSAŞ saldırısını büyük bir krize çevirmedi.


Bugün Mağaralar yeterince boşaltıldı mı boşaltılmadı mı tartışmaları var. Suriye’de günün sonunda iyi bir anlaşma oldu ve her gün yeni haberler geliyor; en son Kobani Belediye Başkanı’nın atanması gibi. 


Diğer yandan Öcalan çağrı yapar mı, yaparsa örgüt uyar mı, kongre karar alır mı, mağaralar boşalır mı gibi aşamaları da aştık. 


Bahçeli ne kadar durumun farkında, ne istediğini biliyor mu, bu işin gereğinin farkında mı gibi soruları da aştık. Bahçeli’nin bu hafta Grup Toplantısı’nda bile yaptığı konuşmada istikrarını gördük. 


Bu iş Meclis’e taşınır mı, komisyon kurulur mu, kurulan komisyon İmralı’ya gider mi, ortak bir rapor çıkar mı; bu süreçleri aştık. 


İmralı’nın mutlak tecridinin aşılarak, ailenin, avukatların, DEM Partisi’nin, İmralı heyetinin gittiği bir modele geldik. Tabii ki bunun daha fazlasının istendiğini biliyoruz; akademisyenler, siyasetçiler, gazetecilerle çeşitlendirilmesini ama bu 19 ayda aldığımız mesafeyi görürsek bundan ileriye daha doğru bir perspektiften bakabiliriz. 


Neticede bir muhalefet partisi milletvekili olarak benim bu topluma olan borcum, bu meselenin çözümüne katkıda bulunma sorumluluğudur. Eleştirel görüşlerimizi, özellikle zaman yönetimine dair eleştirilerimizin yanında, belli bir esneklikle yasanın çıkmasını zorlayarak, İmralı’nın arzu ettiği görüşme trafiği ile ilgili çeşitliliği bekleyerek süreci daha iyimser bir yerden takip etmememiz için bir sebep yok.


*SORULAR*


*Sivil toplumun sürece dahil olmaması ile ilgili soru gelmesi üzerine:*

Bu süreçte hiç kimsenin, egemenler tarafından yani devlet ya da İmralı tarafından kendine bir vazife tevdi edilmesini beklemesine gerek yok. Evet, devlet sivil toplumu işe katmadı ama sivil toplum ne kadar sahada bu işin toplumsallaşması için bir pratik ortaya koydu? AK Parti’ye yaptığımız eleştiri, DEM Parti’nin de çok ciddi ve yoğun saha çalışmaları oldu ama ona da şunu diyebiliriz: Ağırlıklı kendi tabanıyla ilişkili oldu ve Türkiye’nin batısında salon toplantılarının dışında sokağa taşan kısım eksik kaldı. Bu kısmı barolar, sendikalar, üniversiteler tamamlayabilirdi. Bir tane üniversitenin yaptığı bir etkinlik yok, TOBB’un, sendikanın yaptığı bir etkinlik yok. Bölge barolarımızın bile yaptığı etkinlikler var; Bartın Barosu’na, Diyarbakır Barosu’na konuk olduk, bugün Muş’tayız, Muş ikincisini yapıyor. Ama sahaya ve sokağa yansıtmak açısından bence sivil toplumun dünyada da örnekleri var. En ciddi konu nedir? Hakikatleri Araştırma Komisyonu. Dünyada örneği var; bir kilise öncülük etmiş Guatemala’da, ne örgüte ne devlete bakmamış, kendi komisyonunu kurmuş, kendince hakikatleri araştırma komisyonu raporu yayınlamış. Bence sivil toplumun da kendi rolünü, kendisini tanımlayabileceği bir gücü var. 

STK’ların ne yaptığına örnek verildi. İmam da camiye gelen cemaate kızarmış; zaten panele gelenler duyarlı insanlar. Biz bir büyük fotoğraf verdik: üniversiteler, TÜSİAD ve diğer örnekler bu süreçte ne rol oynadı? Buradaki eleştirilerimizi masa ve salon için değil sürecin tamamı için değerlendirmek daha doğru olur. 


— Yeni Yol Grubu ne yaptı, ne yapıyor? Biz elimizde sıfır bilgi varken ve masa da yokken bu sürece tam destek verdik. Yeni Yol’un raporunu mutlaka okuyun. Parti programımızda ana dilde eğitim, anayasal vatandaşlık ve yerel yönetimler var, kültürel haklar var; çatışma çözümünü bir metot olarak kabul eden bir yaklaşım var. 


— Komisyon’da Kürtçe konuşulmamasını MHP ile ilişkilendiren soru üzerine:


Barış annesinin Kürtçe konuşamamasının muhatabı Numan Kurtulmuş’tur, MHP değildir. MHP’nin meseleyi Kürt meselesi ve Cumhuriyet’in kuruluş kodlarıyla ilgili savunması onun tarihsel duruşudur. Önemli olan bu çatışma halinin sona ermesine dair getirdiği yeni yaklaşımdır. Biz aktörlerin tutumunda eskiyi yorumlamak yerine yeni ve farklı olanı yorumlayabilirsek bunun daha iyi olacağını düşünüyorum. 


— Rapora Teyit mekanizması yumuşatılarak yazıldı ama bunun yanlış olduğunu zaten ifade etmiştim. 


— Rojava hakkında iyimser yorumu eleştiren soruya cevaben;


Rojava ile ilgili iki ayrı eleştiri geldi; katılmadığımı ifade edeyim. Bence Rojava’da işler kötü gitmiyor. En büyük eleştirim şu oldu: Colani’yi İdlib’den Halep’e, oradan Şam’a götüren ve Şara yapan uluslararası kırılmayı YPG okuyamadığı için Halep olayları yaşandı. Bence Halep’ten önce bu anlaşma sağlanmalıydı. Siyasetçilerin ve halkların perspektifleri olur ama önderlerin halkları ölüme sürükleme lüksü yoktur. Barzani %94 evetle bağımsızlığı ilan edip Kürdistan’ı savaş alanına mı çevirmeliydi, yoksa bugünkü gibi kazanımlarını koruyarak mı ilerlemeliydi? Rojava’nın da bağımsızlık iddiası yoksa Şar’a ile çatışmayı mı tercih etmeliydi, yoksa zemin kazanarak mı ilerlemeliydi? Hiçbir halk önderinin halkını ölüme sürükleme lüksü yoktur. Elbette insan onuru önemlidir ama siyasi hedefler için ölümü ve öldürmeyi doğru bulmuyorum. 


— Samimiyet sorgusu içeren soruya cevaben;


Bazen dünya konjonktürü devletleri zorlar; İnönü çok demokrat olduğu için değil, şartlar gerektirdiği için çok partili hayata geçildi, İngilizler Türkiye’yi sevdiği için değil, çıkarları gereği çekildi; Fransızlar Mersin, Adana, Antep hattından anlaşmayla çekildi. Bütün bunlar dünyadaki gidişatın gereği, devletlerin kendi menfaatlerini merkeze alan yaklaşımlarıydı. Bugün de devletin bu meseleyi bu haliyle taşıyamayacağı ortada. Bu yüzden zihni sınırlarına takılmadan, samimiyetlerini sorgulamadan pratik adımlar üzerinden ilerleyebiliriz. 


— Barış inşallah hepimiz için gelir. Bunu Kürt sorunu olarak isimlendiriyoruz ama bu süreç aslında örgütün fesih ve silahsızlandırılması sürecidir. Ne Öcalan'ın sizin taleplerinizi baskılama ve gölgeleme hakkı, gücü ve imkânı vardır ne de devletin. Aklınızda Kürtlüğe dair hangi siyasi talepler varsa yarın bunu toplumda yeşertip büyütüp siyasi bir talebe devlet ve iktidar nezdinde bir sonuca evriltmenizin önünde de bir engel yoktur. 


Bu süreç eleştirildiğinde, Rojava eleştirildiğinde bunun mefhumu muhalifi şu oluyor. “Ey PKK niye silah bırakıyorsun? Savaşmaya devam et.” Zaten 40 yılda benim gibiler diyor ki "Senin elinde silah olduğu için bazı işler rayında gitmiyor. Keşke silahı bıraksaydın." Bugün silah bırakılıyor diye daha uzun vadeli hedefleri, tahayyülü, duygu dünyasını, tarihsel müktesebatı ve taleplerin hepsinin bir gecede çözülmesini bekleyemeyiz. Böyle bir şey yok. Yani bu ülkede Cumhuriyetin Türkler için ifade ettiği demokratikleşme neyse Kürtler için de ona benzer bir şey olacaktır. 


— Yasal süreç hakkında soru gelmesi üzerine:

İlk ihtiyaç, örgüt mensuplarının eve dönüşünü sağlayacak bir yasal düzenlemedir. Bundan bağımsız ve bununla birlikte yargı uygulamalarından, yasalardan ve anayasadan kaynaklanan adımlar da atılmalıdır. Bu konuda zaten konuşmalarımız içerisinde nelerin önemli olduğunu ifade ettik. 


*Soru: Süreci kim yönetiyor? Siyasi irade mi, güvenlik bürokrasisi mi?* 


Bence Erdoğan dışında bir devlet yok. Devlet aklı dediğimiz şey çok azaldı. Genelkurmay’da, MİT'te, dış işlerinde gündelik siyasi gerilimlerden bağımsız bu devletin 1.000 yıllık geleceğini düşünen insanlar olabilir ama neticede Erdoğan'ı ikna etmeyen hiçbir şey bir politikaya dönüşemez. 


— İbrahim Kalın norm devleti mi temsil ediyor? Erdoğan'ı mı temsil ediyor?


Bana göre Erdoğan'ı temsil ediyor. Yani MİT Başkanı olabilir. Bu konuda hiç Erdoğan dışında bir denklem aramanın doğru olmayacağını ifade edeyim. Kalın büyük bir çaba ve samimiyet içerisinde çalışıyor ama temsil ettiği şeyi bizzat Erdoğan’dır.


İki konuyu tekrar vurgulamak istiyorum. Rojava'da, Irak Kürdistan'ında, İran Kürdistan'ında, orayı yöneten siyasetçilerin ateşten gömlek içerisinde aldıkları kararları bizim maksimalist bir şekilde eleştirme lüksümüzün olmadığını düşünüyorum ve her halükârda siyasetin, müzakerenin, iletişimin savaştan çatışmadan daha iyi bir seçenek olduğunu düşünüyorum. 


Teşekkür ederim.