Çözüm Süreci Üzerine
24.10.2015
Başlığımız “Çözüm Sürecinin Dünü Bugünü Yarını", Böyle
bir çalışmanın doğal olarak konjönktür ile sınırlı olması gerekiyor. Ben de 2013
Ocak ayında başlatılan Çözüm Sürecinden neyi anladığımı ve bu üst başlığa dair
görüşlerimi süreye uyarak paylaşmaya çalışacağım. Doğrusu oturum planlamasından
benim Ak Parti kimliğim ile davet edildiğim şeklinde bir görüntü var. Partiyi
temsilen burada değilim ama malum, partiliyim, dolayısı ile bazı
değerlendirmelerim bu planlamaya uygun olarak bireysel olmaktan ziyade AK
Parti’nin yaklaşımları ve pozisyonu üzerinden olacaktır.
Çözüm Süreci Nedir?
Çözüm Süreci, PKK'nın silahsızlandırılmasını hedefleyen
sürecin adıdır. Kürt meselesinin halli PKK'nın silahsızlandırılmasından
bağımsız ve çok daha büyük/önemli bir başlıktır. Ak Parti 2002 yılından bu yana
Kürt meselesinin de hallini içeren büyük bir dönüşümü gerçekleştirmeye
çalıştırmaktadır. Bu dönüşüm, büyük bir paradigma değişimi olduğundan,
görüldüğü gibi kolay da olmamaktadır. Gerek sistemden gerekse de bürokratik
reflekslerden kaynaklanan çok önemli
engellemeler halen devam etmektedir.
Meselenin Çözümü ile PKK'nın silahsızlandırılması başlıkları
ilk bakışta içiçe görünse de bunların ayırt edilmesi daha doğru olacaktır. Bu
ayrımı yapmanın doğruluğuna dair fikrimi biraz daha açmak istiyorum.
2002 yılında iktidara gelen Ak Parti, bir yandan ulus devletin vesayet
mekanizmaları ile mücadele ederken diğer yandan sistem mağduru tüm kesimlere
yönelik iyileştirmeler yaptı. Bu çerçevede tek tipçi ulus-devlet anlayışı ve
uygulamalarının mağduru olan Gayri Müslimler, Aleviler, Kürtler ve Dindarlara
yönelik kazanımlarda çok ciddi mesafeler kat edildi.
Mevcut Anayasal sınırlar içerisinde bu dört başlıkta
yapılanlar ve yapılamayanları anlatmak böyle bir bildirinin sınırlarını aşar
elbette. Konu başlığımız olan Kürt meselesinde;
klişe ifade ile "ret, inkâr, asimilasyon" politikalarına son
verilmiş, sorunun iki temel ayağından biri olan Kürtçe'nin kamusal alanda
görünür olması ve bunun yasal güvenceye kavuşmasına dair önemli adımlar
atılmıştır. Yani bir anlamda Kürdü yok sayan, bir problem, “ bir mesele” sayan anlayış yok sayılmış, bu
alanda önemli düzenlemeler hızla hayata geçirilmiştir.
Sorunun bir ayağı; bireysel hakların ihlali anlamında Kürtçe’nin
yok sayılması ise diğeri, merkez ile taşra arasındaki yetki paylaşımıdır. Kürt
Coğrafyasında egemenlik paylaşımı Osmanlı tarihi boyunca merkez ve taşra
arasında doğal ve gevşek bir ilişki ile yürütülmüştür. Bu paylaşımın
modernleşme dönemi ile başlayıp, 1921 Anayasası’nın lağvı ile tek taraflı
olarak ve sert bir şekilde ortadan kaldırılması, sorunun diğer esaslı ayağını
oluşturmuştur.
Ak Parti bu alanda da bir restorasyon girişimi olarak; 2004
yılında kadük kalan yerel yönetimler reformundan sonra il genel meclislerinin
yetki ve statülerinin artırılmasını ve çok önemli bir adım olan Büyükşehirler
Yasası'nı hayata geçirmiştir.
Yerel yönetimlerin daha da güçlendirilmesine dair adımların
atılması ile silahlı bir örgütün varlığı arasındaki olumsuz korelasyonu da “yapılamayanlar”
kısmında göz önünde tutmak gerekir.
Muhataplık Sorunu
Bu çerçevede Sessiz Devrim olarak ifade edilen büyük
dönüşümün ve inşa’nın muhatabı 77 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ve bu dönüşüm, koşullardan bağımsız olarak, bugüne kadar
başarılı bir şekilde getirilmiştir. Çözüm Süreci adını verdiğimiz spesifik
dönem ise PKK’nın silahsızlandırılmasını hedeflemektedir. Bu yönü ile de sürecin
tek ve zorunlu muhatabı örgüt ve ilişkili yapılardır. Özellikle
“silahsızlandırma” hedefine yönelik olarak farklı aktör arayışları veya
muhataplık üretme girişimleri işin doğasına aykırıdır. Basit bir ifade ile
silahın bırakılması teklifi, silahı elinde tutana yapılır. Bu durum Kürt
sosyolojisi ve siyasetinin olanca rengini reddetmek anlamına gelmez. Bu süreci
sadece PKK ve ilişkili yapılarla konuşma iradesinin farklı Kürtleri yok saymak
anlamına gelmeyeceği açıktır.
Bu anlamda iki farklı tutumun varlığı ifade edilebilir.
Bunlardan ilki yukarıda izah edilen “silahsızlandırma” sürecinin farklı
aktörlerle konuşulması gerektiğini savunan tezdir. Diğeri ise Kürtlerin temel
hak ve özgürlüklerin hatta yeni anayasanın çözüm sürecinin bir parçası olduğu,
bu konuların da İmralı ve PKK ile
konuşulması gerektiği iddiasıdır.
AK Parti’nin bu iki tezi de kabul etmediği ve bu iki durumu farklı
iki mesele olarak ele aldığı, demokratikleşmeyi topyekün 77 milyon vatandaşla,
silahsızlandırmayı da PKK ve ilişkili yapılarla konuşmayı tercih ettiği
açıktır.
Demokratikleşme/Silahsızlanma Dilemması
Demokratikleşme sorunları ve örgütün varlığının oldukça
girift bir şekilde iç içe geçtiği yönünde temel bir önkabul mevcuttur. Bu,
önemli ölçüde doğru ise de, ben; temel hak ve özgürlüklerin tesisi,
merkez-taşra arasındaki yetki paylaşımının anayasal güvenceye kavuşturulması
ile PKK'nın silâhsızlandırılması sürecinin çok kalın olmasa da net bir çizgi
ile birbirinden ayrılması gerektiğini düşünmekteyim.
Demokratik iyileşmeler ile silahsızlandırmayı karşılıklı bir
tahterevalli olarak görmek, kendi içinde bir yönü ile köktenci olup diğer yönü
ile çelişkili bir duruma işaret eder. Sistem içi çözüm arayışları doğası gereği
tedricilik içerir. Kademeli olarak
yapılan düzenlemelerle nihai bir sistem
inşası hedefinde , demokratik/meşru araçlar dışındaki tutum ve arayışların net olarak reddedilmesi
gerekir.
Bu ayrım net olarak ortaya konmaz ise; karar alıcılar
karşılıklı olarak birbirine, bu ülkenin geleceği de bu ikileme mahkûm edilmiş
olur. Oysa PKK ne yaparsa yapsın demokratikleşmeden yana, devlet ne yaparsa
yapsın silahsızlanmadan yana olmak zorundayız.
Sorunun esaslı çözümü Sivil Demokratik Çoğulcu bir Anayasa
ile mümkündür. Köktenci bir yaklaşımla meseleyi ele alanlar açısından örneğin
önümüzdeki 2015 , seçimlerinde
bunu yapabilecek bir meclis tablosu ortaya çıkmaz ise silahsızlanma konusunu
gündemden çıkaracak mıyız? Bu durumda siyasi şartlar izin vermediği için bu
konuyu hiçbir zaman konuşamayacak mıyız ?
Bu ikileme mahkûm olmadan konuyu konuşmanın zorlukları
ortada ise de; sivil ve demokratik siyasetin getirdiği imkânları ve fırsatları
test etmiş bir ülke olarak, demokratik mücadele zemininin hiçbir ön şart
koşulmadan kabul edilmesi, güçlendirilmesi gerekir.
Silahsızlandırma Girişimleri
Sürece dönersek; Kürt meselesine dair yanlış devlet
politikalarının doğurduğu ve artık birçok yönü ile sorundan bağımsızlaşan
PKK'nın silahsızlandırılması çabasını ilk kez AK Parti’nin denemediği, rahmetli
Özal, Erbakan, Demirel, hatta Anasol-M hükümetinin de en az birer kez bunu denediği, AK Parti’nin
ise üç ayrı kez bu girişimde bulunduğunu artık herkes biliyor.
Bu girişimlerin varlığına dair bir başka gösterge ise;
değişik isimlerle tam sekiz kez çıkarılan ve neredeyse tamamı kadük kalan
"eve dönüş", "topluma kazandırma" yasalarıdır. Bu yasaların
tamamının, örgütün silahsızlandırılmasını hedeflediği açıktır. Bu yasaların , önemli bir
kısmında da PKK ilearka plan görüşmeler olduğu biliniyor. Ancak görüşmelerde
istenen ilerlemeler sağlanamamış ve PKK’nın deyim yerinde ise bu davete icabet
etmemesi nedeni ile yasalar sonuçsuz kalmıştır.
Örgütü Silahsızlandırma iradesine dair diğer bir gösterge de
ilki 1993’te kamuoyuna deklare edilmiş, sayısı sekiz’i bulan tek taraflı
“ateşkes” ilanlarıdır.
Özal, Erbakan, Bahçeli, Erdoğan hükümetleri döneminde
sağlanan ateşkeslerin bir çoğunun “niçin bozulduğu?” hep karanlık ve şüpheli
kaldı. Ateşkesi sağlamak ve sürdürmek için büyük çabalar fedakarlıklar
gösterildi ancak kirli bir el hep bu çabaları bozdu.
33 Er olayı gibi kendi döneminde örgüt tarafından sahiplenilen ateşkes bozucu eylemler sonradan provokasyon olarak mahkum edildi.
Bu vesile ile şunu ifade etmek isterim ki, örgüt tarafından açık ve net bir “eve dönüş”, “demokratik meşru hayata katılım iradesi” ortaya konulmadıkça yeni bir yasa çıkarılması doğru olmayacaktır. “Katılım iradesi” ortaya konmadan, sonuçsuz kalabilecek yasaların çıkarılması sadece sürece olan güveni zedeleyecek, önemli bir argümanın boşa harcanması gibi bir sonuç doğuracaktır.
Bu durumda en az sekiz kez arabayı devirmiş veya gemiyi sahile selamete çıkaramamış bir tecrübeden bahsedilebilir. Bu tecrübeler ele alındığında, önemli bir kısmının başarısız olmasının sebebi, örgüt veya devlet içinden yapılan provokatif müdahalelerdir. Bazı olayların aslının, esas aktörler tarafından, kendi konjonktüründe tam olarak fark edilemediği, ancak aradan on yıl geçtikten sonra bugün provokasyon olarak nitelendirilebildiği görülüyor.
Bunun bugün için anlamı; örgüt veya devlet mekanizması içerisinden sadır olduğu açık olan, sürece olumsuz etki eden olaylarda siyasi pozisyonlar üzerinden savunma geliştirmek yerine sorgulayıcı bir tutum almak, sürecin sıhhati açısından olağanüstü önemlidir. Şu ana kadar süreçte bu dile dikkat edildiğini ifade edebiliriz.
Ak Parti döneminde 2004, 2005, 2009 denemelerinden sonra 2013 Ocak ayında başlayan ve silahsızlandırmayı hedefleyen 4. Girişim dönemi içerisindeyiz. Zamanımız bunları tek tek ele almaya müsait değil. Ancak içeriden ve dışarıdan onca saldırıya rağmen Ak Parti hükümetlerinin bu konudaki ısrarcı ve kararlı tutumu şüphesiz takdire şayandır. Öncekilerle birlikte bu dönemde yürütülen bu girişimlerin tamamı, şüphesiz, bir hafıza, çok ciddi bir tecrübe oluşturmuş durumda. Yaşanan her olumsuz olay, sürecin dayanıklılığını artırmıştır. Bu nedenlerledir ki Paris cinayetleri, AK Parti’nin bombalanması, 6-8 Ekim ve Cizre olayları süreci sarsmış ise de sonlandırmamış, hatta yapılan tartışmalar ile süreç daha sağlıklı bir zemine oturmuştur denilebilir.
Sürecinmevcut durumunda ve geleceğinde benim bir miktar
yakından bildiğim ve bugün önemli bir krize dönüşen birkaç başlığa özel olarak
da değinmek isterim;
Geri Çekilme ve Kamu Düzeni
İmralı ile görüşmelerin ilk gündem maddesi silahlı güçlerin
yurtdışına çekilmesi idi, bu konuda İmralı ve Kandil adasında bir takvim
pazarlığı yapıldığı da biliniyor. Ancak zaten isteksiz olan Kandil'in Gezi
Parkı gösterilerinin başlaması ile birlikte geri çekilmeyi önce oldukça
ağırlaştırdığı sonra da tamamen durduğu malumdur.
Oysa Ak Parti hükümeti, geri çekilmenin kazasız belasız
gerçekleşmesi için önce müsteşarlıklar seviyesinde kurumlararası bir protokol,
ardından Bakanlar Kurulu kararı ile her türlü tedbiri ve siyasi sorumluluğu
almış idi.
Geri çekilen gruplara yönelik tek bir saldırı olmazken, geri
çekilmenin bir türlü gerçekleşmemesi, tam aksine Lice kırsalında bir
helikoptere ateş açılması, Hükümet cenahında beklenen bir durum değildi.
Sürecin ilk adımı olarak geri çekilmeyi masaya koyan, bunun
sorunsuz olarak gerçekleşmesi için de bürokratik teamülleri zorlayarak
tedbirler alan hükümet’in PKK’nın bu tutumu karşısında oldukça şaşırdığı ve bir
samimiyet sorgulamasına girdiği rahatlıkla söylenebilir.
1999’da geri çekilme 500 kayba rağmen tamamlanmış iken, bu
süreçte sebepli veya sebepsiz bir şekilde geri çekilmenin durdurulması çok
ciddi ve esaslı bir çelişkidir.
Bu çelişik durumun, örgütteki ikircikli tutumun, kamuoyu ve
süreci yakından takip eden fikir adamlarınca da yeterince ele
alınmadığını/tartışılmadığını
düşünmekteyim.
Kamu Düzeni
Kamu düzeni tartışması, şu anda sürecin gidişatını
belirleyecek ana başlıklardan birine dönüşmüş durumda. Hükümetin kamu düzeni
ile kastettiği şey şudur: 2002 yılından bugüne kadar devlet, kendi meşru sınırlarına çekilmiş, derin
devlet benzeri tüm yapılanmalarla mücadele etmiş ve bunları tasfiye hedefinde
kararlılık göstermiştir.
Mamafih devletin geri çekilme ile boşalttığı alanları örgüt
hızla doldurmaya çalışmış ve bunda da önemli ölçüde başarılı olmuştur. Tüccar
ve işadamlarına vergi salma, örgüt talimatlarına uymayanları yargılama, hatta
özel hukuk problemleri için dahi mahkeme kurma girişimleri, köyden ilçeye,
bölgeden il'e her kademede atanan sorumlu/komiserlerle her yeri zapturapt
altına alma, meslek örgütlerinin seçimlerine dahi aktif müdahalede bulunma gibi
eylemler 90'lardan beri bir şekilde zaten vardı. Ancak özelde son iki yılda
genelde de son on yılda bunun arttığı izlenimi, hükümeti sadece batı değil doğu
kamuoyu önünde de zor duruma düşürmüştür.
Daha önce bu uygulamalar kirli bir savaşın zorunlu sonuçları
olarak tolere edilir, vatandaşın gündemine girmez iken, şimdi bu eylemler sert
olarak eleştirilmekte, hatta bu durumdan hükümet sorumlu tutulmaktadır.
Hükümete yönelik eleştiriler sadece bunları engellemediği değil, bazen bunlara
sebep olduğu şeklinde de olmaktadır. .
Kamu otoritesinin bazen ne yapacağını bilememesi bazen de
sürece olumsuz bir müdahale niyeti ile suç olan bu eylemlere karşı sessiz kalması,
bölgede büyük tartışmalara sebebiyet vermiştir. Sürekli olarak ve bölgenin tüm
illerini gezme fırsatı bulmaktayım. Şunu açıkça ifade edebilirim ki, özellikle
son bir yılda bu şikâyetler bariz şekilde artış göstermiş, hatta birçok yerde
Ak Partili aktörlere karşı "Çözüm Süreci bu ise biz bunu istemiyoruz"
şeklinde isyana dönüşmüştür. Bu tablo karşısında hükümet Kamu Düzenini tesis
meselesini birincil bir konu olarak gündemine almıştır. Hükümetin kamu düzenini
bozucu faaliyetleri tek taraflı olarak sonlandırma hatta deyim yerinde ise
"bastırma" gücü olduğu, bürokrasi içerisinde buna hevesli birçok kişi
bulunabileceği açıktır. Ancak böyle bir sonlandırma veya bastırmanın sınırları
ve ortaya çıkacak ağır tablo şüphesiz ki makul hiçbir insanın arzusu
değildir/olmamalıdır. Hükümetin düzen
bozucu faaliyetleri sonlandırmaya dair bir pratik içerisine girmesinin, değil
süreci sonlandırma, süreçten bağımsız olarak yepyeni bir duruma işaret edeceği,
bunun da oldukça olumsuz bir durum olacağının hükümet de farkındadır.
Bu nedenledir ki 2014 yılı Ağustos sonu ve Eylül ayı başında
İmralı ile görüşmelerin ana gündem maddesi, kamu düzenini bozucu faaliyetlerin
tek taraflı olarak sonlandırılması olmuştur. Bu konu İmralı ve Kandil
görüşmeleri ile de ele alınmış ve Eylül ortalarında Devlet yetkililerine,
kırsalda çadır kurma, mahkeme yapma, şantiye basma, adam kaçırma, vergi salma,
şehirlerde hendek kazma ve diğer YDGH faaliyetlerine son verileceğinin teminatı
verilmiştir.
Tam bu tabloda arka planı da oldukça şüpheli bir şekilde 6-8
Ekim olayları patlak vermiştir. Ben 6-8 Ekim olaylarını, Türkiye'nin Işid
karşıtı uluslararası koalisyonu Esed'e karşı da kullanma girişimlerine karşı
İran'ın verdiği bir cevap olarak okuyorum. Süremiz buna elvermez ama bu tezimi
çok daha geniş bir çerçevede tartışmaya da hazırım. Bu olayları İran’dan gelen
ajanlar yapmadı elbette. Bingöl saldırısında olduğu gibi örgüt mensupları,
Yasin Börü cinayetinde olduğu gibi YDGH üyeleri kullanıldı.
Dürüst olmak gerekirse HDP ve Kandil'in ortak aklının bu
gösterilerin bir iç savaş provasına dönüştürüleceğini öngörmediğini ve bu
sonuçları da tasvip etmediğini düşünüyorum. Bingöl saldırısının açıkça
reddedilmesi, olayların henüz ikinci gününde kullanılan provokasyon ifadesi, 11
Ekim’de bölge illerinde olaysız bir “telafi” yürüyüşünün yapılması, örgüt ve
parti tabanında yaşanan muhtemelen 30 can kaybına rağmen bunun siyasi polemik
konusu yapılmasından uzak durulması gibi tavırları da bu tutumun göstergesi
olarak görüyorum.
Şüphesiz bu “durum” karar alıcıların siyasi hatta hukuki
sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bu ret tutumuna rağmen şehir içinde ve
kırsalda bu olaylarda rol alan örgüt ve parti mensuplarına yönelik iç
disiplinin işletilmemiş olmasını da önemli bir eksiklik olarak gördüğümü ifade
etmeliyim.
Diğer yandan 6-8 Ekim olayları ile simgeleşen, Cizre örneği üzerinden hâlâ devam eden kamu düzenini bozucu faaliyetlerin neden hâlâ tam olarak sonlandırılmadığı hususunun da etraflı olarak tartışılması gerektiğine inanıyorum.
Şunu samimiyetle belirtmeliyim ki; ortalama bir Kürt 80
yıldır devletten çektiği zulmü şimdi farklı bir mekanizma ile yeniden yaşamak
istemiyor. Bırakın dünyadaki iyi örnekleri, Türkiye'nin batısında yaşayan bir “vatandaş” kadar özgür olmak istiyor.
Yerelde ve ulusalda kaynağını yasalardan almayan hiçbir gücün kendi gündelik
yaşamına müdahale etmesini istemiyor. AK Parti’nin bu beklentiyi/talebi
sağlayamaması halinde bırakın ülke genelindeki muhalefet partileri ve paralel
yapının medya dezenformasyonunu, kendi Kürtlerinden aldığı desteği dahi
sürdürmesi zorlaşabilir. Böyle bir tablonun yani bölge insanında oluşacak bir
“güvensizlik halinin” yol açacağı sonuçları ise oldukça geniş bir perspektifle ele almak gerekir.
Süreç Yönetimine Dair İki Eleştiri
Siyasi başlıkların değerlendirilmesine geçmeden önce süreç
yönetimi'nde Hükümete yöneltilen iki temel eleştiriye de değinmek isterim.
Bunlardan ilki, insani olan ve çok önemli bulduğum hasta
tutuklular/mahkûmlar hususudur. Bu kısımda çok mazeret ifade etmeyi doğru
bulmam; ancak yasa değişikliği, hatta bürokratik direnci kırmaya yönelik Adli
Tıp ve ilgili dairedeki başkan ve üye değişiklikleri ile önemli mesafe
alındığını birçok tahliyenin de
gerçekleştiğini ifade etmeliyim.
Yakın zamanda bazı ölümler gerçekleşti, tabii ki tek bir kayıp bile canımızı acıtmalıdır. Sorunların çözümü için daha net tedbirler alınmalıdır. Ancak hükümetin bu konuda iyiniyetli ve olumlu manada sürekli müdahaleci olduğunu, buna rağmen var olan sorunların sistematik değil vaka bazında bürokratik sorunlar olduğunu ifade etmeliyim.
İkinci husus ise izleme kurullarının kurulmamış olmasına
yönelik eleştirilerdir. Ben prensip olarak izleme kurullarının gerekli olduğunu
hatta pratikte Hükümet lehine sonuçlar doğuracağını düşünmekteyim. Hükümetin de
buna karşı olmadığını bilmekteyim. Ancak burada geri çekilme ve kamu düzeninin
tesisinin, de facto bir ön şarta dönüştüğü görülmektedir. Hükümet, bu iki şart
yerine gelmedikçe sürecin sağlıklı yürüyemeyeceği fikrinde ısrarcıdır. Bingöl
saldırısı ve 6-8 Ekim olaylarının, bu iki şart gerçekleşmedikçe her an süreci
sonlandırabilecek potansiyelde risklerin gerçekleşme ihtimalinin de Hükümetin
hassasiyetine çok önemli örnekler olduğunu düşünüyorum.
Diğer yandan sürecin başladığı günden bu yana Hükümet; Demokratikleşme
Paketi, Akil İnsanlar deneyimi, TBMM
Çözüm Komisyonu, hasta tutuklulara dair iyileştirmeler, İmralı görüşme
trafiği ile elde edilen yeni durum, en önemlisi de sürece dair bir temel yasanın
çıkarılması gibi çok önemli adımlar attı. Sürecin öncesinde ciddi bir eleştiri
konusu olan "barış dili"ne dair eleştirilerin de neredeyse
sıfırlandığını söyleyebiliriz.
Örgütün attığı tek adım ise; ateşkes ilanıdır. Bunun da
birkaç kez ihlal edildiği malumunuzdur.
Bu önemli midir? Çok önemlidir ve değerlidir. Ancak yeterli
değildir. 2013 Newroz öncesi taahhüt edilen geri çekilme mutlaka
tamamlanmalıdır, hiç değilse, 1999 geri çekilmesi ile Anasol-M hükümetlerine
verilen opsiyon Ak Parti hükümetlerine de verilmelidir.
Geri çekilme ve kamu düzenini bozucu faaliyetlerin tek
taraflı olarak sonlandırılması durumunda, izleme heyetinin hızla kurulacağını
ve siyasi konuların da kamuoyu önünde daha cesaretle tartışılacağını
düşünmekteyim.
Siyasi Konular
Hükümet ile HDP arasında süreç yönetimine dair yaklaşım farkları kamuoyunun da malumudur.
Benim okumalarım Hükümetin, İmralı ve ilgili aktörlerle
"Silahsızlanma ve bunun gereğine" ilişkin her hususu konuştuğu, ancak
temel hak ve özgürlükler ve yetki paylaşımına ilişkin başlıkların demokratik
siyasi zeminde müzakere edilmesini arzu ettiğidir.
Gerek 2002'den bu yana hayata geçirilen iyileştirmeler
gerekse de henüz sürecin başında açıklanmış, önemli bir içeriğe sahip olan
Demokratikleşme Paketi dikkate alındığında, bu başlıklarda atılacak adımların
sürecin gidişatına ambargoedilmeden hayata geçririlmesinin doğru ve önemli bir
tutum olduğu açıktır.
Örgüt mensuplarının eve dönüşü ve demokratik sisteme entegrasyonları için Avrupa, Kandil ve yurtiçinde derinlemesine mülakat yolu ile çok önemli bir çalışmanın kamu talebi ve desteği ile yapıldığını biliyoruz. Bu çalışma ile bireysel durumlardan, siyasi entegresyona kadar her başlığın ayrıntılı olarak ele alınmış olması ve eve döneceklerin taleplerinin o rapora işlenmiş olması ileriki aşamalar için önemli bir hazırlıktır şüphesiz.
Siyasi başlıkların bugün masada olmayışı, konuşulmak
istenmeyişinin, tarafların bu konuda fikir serdetmeyeceği anlamına gelmediği
açıktır. Bu konulara yaklaşımı görmek için TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na
verilen tekliflerin çok önemli olduğunu ve bunların açık bir politika taahhüdü
olduğunu düşünmekteyim.
Bu bağlamda AK Parti’nin bu komisyona verdiği madde
tekliflerindeki şu dört başlık önemlidir:
1- Ak Parti Anayasa’nın etnik kavramlardan arındırılması
yönünde önemli bir tutum almış, büyük tartışmalardan sonra, sadece başlangıç
kısmında ortak bir tarih ve kader bağlamında “ Millet” kavramına atıfta
bulunulmuştur.
2- Vatandaşlık kısmında anayasal vatandaşlık tanımı
önerilmiştir.
3- Anadilde eğitimin önündeki anayasal engel olan 42.
Madde/2. Fıkra teklif metninde yer bulamamıştır.
4- Son olarak da yerel yönetimlerin güçlendirilmesine dair açık bir tutum alınmıştır.
Bu başlıklar incelendiğinde; silahsızlanmadan bağımsız olarak önemli bir ilkesel duruş sergilendiği, diğer yandan silahlı mücadelenin sonlandığı bir Türkiye'de bazı psikolojik eşiklerin aşılacağı, özellikle yerel yönetim modellemeleri ve diğer başlıklarda çok daha rahat adımlar atılabileceği kanaatimi tekrarlamak isterim.
Bundan sonra ne beklenebilir
Şu aşamada süreci ileriye taşımak için;
Örgütün,
1- Bölgede bir arada yaşama duygusunu yaralayan ve doğrudan
bireysel özgürlükleri hedef alan, Kamu Düzenini bozucu her türlü faaliyete son
verilmesi,
2- Hiç değilse Türkiye'de silahsızlanma kararı alma yönünde
bir kongre çağrısı yapılması,
Bu ikisini de devleti değil toplumu muhatap alarak yapması ve topluma bu anlamda güven verilmesi gerektiği,
Hükümetin de bu adımlara karşılık,
1- Öncelikle hasta tutuklu ve mahkûmları bürokratik inisiyatiften kurtaracak bir düzenleme yapılması,
2- Sekretarya ve İzleme Kurulu'nun tatmin edici isimlerle ilanı,
3- Eve dönüşü kolaylaştıracak, isim ve içeriği ile dönemin ruhuna uygun bir yasal düzenleme yapılması,
4- Yeni anayasanın bir bütün olarak demokratik, çoğulcu bir
anlayışla ele alınması, hasseten de; vatandaşlık, temel hak ve özgürlükler ve
yerel yönetimlerin güçlendirilmesi hususunda ilgili adımların silahsızlanma
şartına bağlı kalmaksızın atılacağına dair bir politik duruşun güçlendirilerek
tekrar deklare edilmesi, süreci rahatlatacaktır, taraflar da bu eylemlere önem
atfetmelidir.