Ekmen: Kürt Meselesinin Çözümünde Ortaklaşmak ve Siyasetin Güçlendirilmesi - DİTAM 02.03.2025
13.04.2025
Mehmet Emin Ekmen- DEVA Partisi Mersin Milletvekili
Hazirunu saygıyla selamlıyorum. Kritik bir zaman diliminde bu programı düzenlediği için DİTAM’a da teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Açıkçası iki psikolojik baskı altında konuştuğumu düşünüyorum. Birincisi Kürt sorunu ve çatışma çözümü, tarih yazımının bir parçası olan insanlara bunlardan bahsetmek çok kolay bir şey olmasa gerek. İkincisi de genel olarak kafa karışıklığı, belirsizlik ve bunun getirdiği bir moralsizlik içerisinde konuşuyoruz. O yüzden belirlemelerime geçmeden önce pozisyonumu konumlandırmak istiyorum.
2013 sürecinde Akil İnsanlar Heyetinde de görev almıştım. Ondan önce de sivil toplumda, siyasette bu süreçle yakından ilgiliydik. Siyasete ara verince de akademik olarak çatışma çözümünü çalıştım. Doktora tezimi de bu başlıkta 14 Şubat 2024'te teslim ettim. O süreçte tez yazımının ve sivil toplum çalışmalarının bir gereği olarak dünya örneklerinin inşa edicileriyle, örgüt temsilcileriyle, ara bulucularla ve devlet temsilcileriyle çok yakın temaslarımız, görüşmelerimiz oldu.
Bu temasların Birçoğunda, “Türkiye'de yeniden bir şey yapılacak olursa mimarisi, ajandası, gündemi belli olmayan hiçbir işe bulaşmamak lazım” diye düşündüğüm oluyordu. Buna rağmen, 1 Ekim 2024 akşamı televizyon ekranlarında,kendimi, Bahçeli'nin DEM Partili vekillerinin elini sıkmasının hikmetlerini ve bunun olası gelişmelere yönelik olumlu bir başlangıç olabileceğini anlatıyorken buldum. 1 Ekim'den bu yana da 50'nin üzerinde televizyon programı ve kapalı toplantıda bulundum.
“şikayetlerinizi bize, memnuniyetinizi dostlarınıza anlatınız” esnaf mottosundaki felsefeyle, gidişata dair eleştiri, tavsiye ve öngörülerimi mecliste de olmanın verdiği avantajla AK Partili, MHP'li ve DEM’li arkadaşlarla paylaştım. topluma da işin olumlu yönünü anlatmaya çalışıyorum. Bugün de işin tehditlerini, risklerini konuşabiliriz ama hala işin çok başındayız. kendi aralarında mutabık kaldıkları bir iletişim modeliyle (pazarlık olmadığı ve yerli/millilik vurgusu) bu süreci yürütmek üzere yola çıkanlara destek olmamız gerekir. Elbette iletişim modeline, sürecin akışına ve içeriğine dair birçok açıdan eleştiriler yapabiliriz. Ama 10 yılı aşkın bir aradan sonra böyle bir yola girildiyse önce teşvik etmek, cesaretlendirmek lazım. Toplumda da bu yöntemlerle (çatışma çözümü) sonuç alınabileceğine dair bir umudu beslemek lazım.
Modern ulus devletler çağı gösterdi ki hiçbir devlet, hiçbir terör örgütünü son ferdine kadar öldürerek yok edemediği gibi, hiçbir örgüt de, hiçbir ulus devlete anlamlı bir şekilde diz çöktürememiştir, bir alan hakimiyeti elde edememiştir. Dolayısıyla diyalog kaçınılmaz bir yol. Akademik anlamda da,dünya örneklerinde, çatışma çözümü açısından yeteri kadar birikim ve müktesebat birikmiş durumdadır.
Sn. Sezgin Tanrıkulu, birinci oturumda dedi ki “önümüzde duran mikrofonlardan meselenin kimin meselesi olduğu çok iyi anlaşılıyor. (Türk medyası) hatta Anadolu Ajansı bile burada yok.” bana da 1 Ekim’den bu yana 10 civarında toplantı daveti gelmiş. HDK’nın 2 toplantısına, Rawest, Barış Vakfı, Ekopolitik, Hak İnisiyatifi, Hüda-Par, Rudaw, DİTAM ve İHH toplantılarına katıldım. Bunların bir çoğu açıkça süreci destekliyor. Buna karşılık da sürece karşı olan, Ankara'da Sayın Mansur Yavaş'ın da katıldığı 700 imzalı bir bildirinin yayınlandığı bir toplantı yapılmış.
Bu durum, Birincisi fikri tartışmalarının yoğunluğunun enerjisinin nerede olduğu, ikincisi de bu sorunun daha çok kimleri ve nasıl alakadar ettiği açısından yorumlanabilir. Yani sadece Meliha ikisi değil fiki tartışmaların istatistiği de meselenin sahibini gösteriyor.
Bu süreç, devletin resmi kayıtlarında, kamuya açık kaynaklarda ya da örgütün beyanlarına göre en az 13 denemenin ardından gelen bir girişimdir. İçinde bulunduğumuz süreç, 13 girişimin herhangi birine benzemiyor. (Dünya örneklerine ve literatüre en uygun olan birinci girişim, Oslo görüşmeleridir. İkincisi de 2013 çözüm süreci olabilir.) Ama hepsi farklı bir tarz. Bu süreç ise, hiçbirine, Güney Afrika'dan Filipinlilere, İspanya'dan İrlanda'ya, Kolombiya'ya kadar bildiğimiz örneklere de benzemiyor. bu girişimin atipikliği, taraflar açısından sürecin kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerine dair bir farkındalık olmadığı anlamına da gelmiyor. Aslında herkes, en çok da taraflar, sürecin sorumluluğuna ve yapılması gereken işlerin farkındalığına sahiptir. Bahçeli'nin de Erdoğan'ın da açıklamalarında yüksek retorik, hitabet, cüruf kısmını ayıkladığımızda durumun oldukça farkında bir liderlik gösterdiklerini rahatlıkla ifade edebiliriz.
İlk katıldığım etkinlikte, 4 Aralık 2024 olmalı, Halkların Demokratik Kongresi Ankara Meclisi'nde konuşmamı tehditler ve riskler üzerine yapmıştım. Bir nolu tehdidi de yaşanmış tecrübelerin getirdiği negatif yük olarak tanımlamıştım. Öyle olmadı, böyle olmadı, o zaman olmadı, şu zaman olmadı, peki şimdi ve böyle olabilecek mi kaygısı yüksek. hepimizdeki moral bozukluğu ve olumsuzlukta geçmişim bu yükü var.
Aslında Olma ihtimaline çok yakın bir yerdeyiz. Evet bu sefer olabilir, inşallah da olur. tecrübelerin üzerimizde yaratığı stres ve güvensizlik, devlet, örgüt ve bütün kesimler için acaba geçmişten yeteri kadar ders alındı mı sorusunu da gündeme getiriyor. Açıkçası sürecin bütün atipikliğine rağmen önceki deneyimlerden ders alındığını birçok detayla örneklendirebiliriz. Sürecin önemli bir avantajı olarak, Sayın Bahçeli tarafından başlatılmış olmasının neye tekabül ettiğini Mümtaz’er Türköne birçok yerde olduğu gibi bugün de etraflıca anlattı. Bahçeli'nin iş görme tarzı da pozitif bir değer olarak kaydedilebilir: Biraz hararetli, biraz yüksek dozajlı, biraz da aceleci. Bir önceki çözüm sürecinde 40 İmralı ziyareti vardı, bu sefer, üçüncüsü bile fazla görüldü, “bu iş uzadı gibiye” döndü.
Arkadaşlar Öncesinde her şeyin bağlandığını söylediler, katılıyorum. Tuncer Bakırhan, Medya TV'ye verdiği röportajda Öcalan’ın, İmralı görüşmesinde “bildiri ile ilgili değerlendirmelerimiz var. Önce konuşalım, sonra yaparız” dediğini aktardı. Demek ki önden bir metin görülmüş ve bazı değerlendirmenler paylaşılmış. Yoksa orada öyle bir girizgâh herhalde olmazdı. Neticede açıklama bile 28 Şubat 2025 Cuma günü yapılacakken 27 Şubat 2025 Perşembe gününe çekildi. Yani “hızlandırılmış” bir süreç var.
Bahçeli, 22 Ekim 2024’te konuşmasını yapınca Sırrı Süreyya Önderi’i arıyor ve “nasıldı?” diyor. Sırrı Süreyya Önder de, kendi ifadesiyle “nasıl olsun, çıtayı arşa alaya çaktınız, biz onu yeryüzüne nasıl indireceğiz” diyor. Hem umut hakkı hem de Öcalan’ın meclise daveti açısından.
Bahçeli’nin “süreçte ne olacaksa bu işin gereğini yapmalı mıyız, evet yapmalıyız, o zaman yapmaktan da çekinmemeliyiz” gibi hızlandırıcı bir etkisi var. Bunu sadece milliyetçi, devletçi, sosyoloji ve devlet bürokrasine katkısı açısından değil olumlu bir yön olarak da eklemek lazım.
Ben sürecin arka planında bölgesel gelişmelerle uyumlu bir şekilde uluslararası partnerlerin de olduğuna inanıyorum. İngilizler, amerikalılar ya da batı dünyasını temsilen NATO aklı olarak tarif edilebilecek uluslararası bir konjonktür uygunluğunun ve bu yapıların zihni ve organizasyonel desteğininolduğuna inanıyorum. Bunu da bu sefer inşallah olacak diye düşünmemizin bir sebebi olarak görüyorum.
Bahçeli meselesinde şöyle bir şey de söylemek mümkündür. (Bu, Erdoğan için de geçerli.) Çok uzunca bir süredir hak düzeninden lütuf düzenine geçtik. Bu iki lidere herhangi bir konuda bir kişi karşı cepheden bir şey söyleyecek olursa, hele de biraz diklenecek olursa hakkını alamadığı gibi dayak yemesi de mukadder. Ama kendini onların engin, adil, şefkatli ve vicdanlı kollarına terk ederse umduğundan fazlasını alabilir, mükellef bir sofrayla karşılaşabilir.
Süreçte pazarlık yok vurgusunun böyle bir yönü de var. anayasal vatandaşlıktan, ana dilde eğitime, yerel yönetimlerden kültürel haklara kadar söylenebilecek her şey gök kubbenin altında söylendi. Zamanında AK Parti'nin meclise sevk etmek üzere hazırladığı metinler var. Onlar siyasetin de, devletin de hafızasında bir yerde duruyor. Hiçbir şey olmayacaksa bile, silah bırakacak kişiler için; örneğin kongre kararı aldılar, peki silahlarını nereye bırakacaklar, nasıl kayıt altına alınacak, silahını bırakan adama ne olacak, Suriye'ye mi Irak'a mı gidecek? Türkiyeye gelebilecek mi? Gelebilirse, hukuki süreç nasıl işleyecek, bu hukuki süreçlerden sonra siyaset, sosyal, ekonomik hayata katılımları nasıl olacak?
TESEV’in 2014’te hazırladığı, bir çok kişinin katkı sunduğu, ilgili heyetin Kandil'e, Suriye'ye, cezaevlerine giderek hazırladığı ama süreç bozulunca da yayınlamadığı bir rapor var.
Bugün için açıkçası Külliye, MHP ve AK Parti'deki en dar ekiplerle bile konuştuğumuzda hazırlık olduğuna dair bir emare gözükmüyor. Ya çok sıra dışı bir çalışma modeli var veyahut da gerçekten güncel bir çalışma yok. Ama devlet hafızasının ve tecrübesinin yapılması ve atılması gereken adımlarla ilgili hazır olduğunu düşünüyorum.
Lütuf düzeninde, bir anda Sayın Bahçeli de Sayın Erdoğan da “madem ki bu kritik eşikte, kaderdaşlık, kader birliği deyip silah bıraktınız” deyip hiç ummadığımız hızda ve içerikte adımlar da atabilirler.
Bunun bazı emareleri var. Sayın Bahçeli'nin, 22 Ekim ve 5 Kasım (2024) konuşmaları, daha sonra yapılan ara açıklamalar ve dün gece yapılan açıklamasında ısrarla ama ısrarla Türkiye Büyük Millet Meclisi zeminine, siyaset zemininin genişlemesine ve demokratik reformlara vurgu yaptığı görülür. Sayın Erdoğan'ın da Diyarbakır ve Urfa konuşmalarında Ak Parti Büyük Kongresinde ve dün yaptığı konuşmada yine siyasal alanın genişlemesi ve reformlara vurgu yaptığı görülür. Erdoğan, büyük kongre konuşmasında “beş alanda; ekonomik, yeşil dönüşüm, temel hak ve özgürlükler, sosyal devlet, (burası önemli) siyasi ve devlet düzeninin değişimi ile ilgili reform hazırlığımız tamam”, diyor.
Neticede söylenenler; Siyasete fırsat verirseniz, biz de bunun gereğini yapmaya hazırız anlamında ifadelerdir. Ben Bahçeli'nin bir konuşmasını üç kere okumadan tam anlamıyorum :). Satır araları, göndermeleri çok güçlüdür. Bahçeli'nin 70 yıllık söylemlerinden bir sözlük yazılsa, bu konuda söylediği kelime ve cümleler o sözlükte olamaz, bugüne kadar böyle konuşma yapmamış, bazı kelimeleri hiç kullanmamış. Bu nedenle başka yerlerden kuvvetli destekler aldığını da düşünebiliriz.
Sayın Erdoğan, ekonomik dönüşüm, yeşil dönüşüm ve dijital dönüşüm, sosyal politikalar, yargı ve temel haklar, siyasi ve idari düzenlemeler olmak üzere beş sütün üzerine inşa ettiğimiz, reform programımız hazır, diyor. Ancak bunların Ne olduğunu bilmiyoruz. Meclise bu kadar vurgu yapılmasına rağmen bugüne kadar meclise kapalı veya açık oturumda bir bilgilendirme yapılmadı. Genel kurulda da DEM’liler de AK Partililer de bugüne kadar konuşmaktan imtina ediyorlardı. Belki bugünden sonra birtakım konuşmalar yapılmaya başlanır.
Ne kazanacağız deniliyor? Elde edeceğimiz en büyük şey, gençlerin yaşayacak olmasıdır. Bundan daha büyük bir şey yok. Bir iddiaya göre Türkiye içinde 2013'ten bugüne kadar 10 bin can kaybı var. Elimizde bir istatistik olmadığı için Irak ve Suriye'deki rakamları bilmiyoruz. 2013 niye bozuldu? Neredeyse oradan daha geride bir yerden işlere başlıyoruz. Bu durumda, bu işleri silahın şiddetin her türlüsünün sona erdiği bir düzleme taşıyabilmek her şeyden önce oğlumuzun, yeğenimizin, yakınımızın olduğunu varsayacağımız bir gencin yaşaması anlamına geldiği için hakikaten kıymetlidir.
Öbür türlü, hadi büyük pazarlıklar yapıldığını kabul edelim. Bahçeli, Erdoğan ve Öcalan'ın altına imza attığı bir metin bu çağrının ekinde olsaydı. Bu metnin hükmü neydi? Bu anayasaya derc edilecek bir mutabakat mıydı? Meclisten geçtiği kabul edilmiş bir kanun muydu? Yoksa Cumhurbaşkanı kararname yetkisi kapsamında hayata girecek bir metin miydi? Neticede her ne yapılacaksa bunun zemini Türkiye Büyük Millet Meclisi olacak.
AK Parti'nin meşhur yetmez ama evet paketinde bile 7-8 madde AK Partili vekiller oy vermediği için düştü. AK Parti ile MHP yerel seçimleri geriye almak için mutabık kaldı ama meclisten geçiremedi çünkü gizli oylamada yeteri kadar oy alamadı. Bir yasayı Meclisten geçirmek için 151, bir anayasa maddesini geçirmek için 360 kişi lazım. Bu kişilerin kapalı ve gizli oylamada inanarak oy vermesi lazım. Gerçekten başka bir yolu yok. Eğer işler, devleti ve Türkleri ikna eden bir tarzla ilerlemez ise bir gün bir Trabzonlu ya da İzmirli vekil gelir Ak Parti grup toplantısında “siz burada ne yapıyorsunuz? seçmen şunu söylüyor, biz bittik, biz öldük, bu parti bir daha hiçbir seçimi kazanamaz” vs diyerek bir anda ortamı abandone edebilir. Başka bir görgü tanıklığı anlatayım. Ak partili bir Kürt milletvekili de “çözüm süreci dediğiniz nedir? Bölgeyi PKK’ye mi teslim etmektir? Şehrin dibine kadar geliyorlar, kamp kuruyorlar, mahkeme kuruyorlar, vergi topluyorlar, devletin bir şey dediği yok. Biz bugüne kadar PKK'li olmamakla suç mu işledik” der ve yine süreci abandone edebilir.
Dolayısıyla toplumun bütün kesimlerinin, özellikle itiraz edenlerin, mesafeli yaklaşanların bir şekilde parçası olmadığı bir sürecin başarılı olma ihtimali yok. Öbür türlüsü darbedir. Birilerinin gücü yetiyorsa gelir bir darbe ile bu sorunları çözer, gider. Neticede bu meselenin toplumsallaşmasının büyük bir önemi var. Sayın Erdoğan, hem Urfa konuşmasında hem de dünkü konuşmasında iki defa diğer muhalefet partilerine teşekkür ediyor. Bu, çok alışık olduğumuz bir şey değil. Hatırlarsanız, daha önce(2013’te) Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik “senden ne fayda olabilir ki, bir katkı da beklemiyorum” mealinde bir cümlesi olmuştu. Bunlar olumlu gelişmeler.
Bence Bahçeli de Öcalan da, (Erdoğan'dan emin değilim) silah bırakma meselesini bir final değil bir başlangıç olarak kodluyorlar. toplumsallaşarak, konuşarak, birbirimizi ikna ederek ve birbirimize olan güveni artırarak ilerleyeceğiz, diye düşünüyorlar. Bu konuda Sayın Bahçeli'nin kapalı kapılar ardında ve kamuoyunda verdiği çok ciddi, mesajlar var.
Biz, Deva Partisi olarak parti programımızda anayasal vatandaşlığı, yerel yönetimleri, çatışma çözümünü, kültürel hakları, ana dilinde eğitimin önündeki engellerin kaldırılması gibi birçok konuyu yazmış bir partiyiz. Bu süreci, şöyle bir baskı altında savunuyoruz. “bunlar zaten eski AKP'li, bir bakmışsın yeniden AK Parti'ye dönerler ve tabii ki bu süreci desteklerler” diye bize bakanlar var. Bir kısmı da önceki çözüm sürecinin günahlarına ortak olduğumuzu bize hatırlatıyor. Ama neticede partimizin ve genel başkanımız Ali Babacan’ın bu konudaki duruşu, %1 ihtimalin bile, ki bu oran her geçen gün artıyor, denemeye değer olduğudur.
Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat, 10 yılda tersyüz oldu. 20. yılında uygulamalarına rahmet okutuluyor. Geçmişte HDP’nin 83 milletvekili kazanmasına, %13 oy alınmasına ve Selahattin Demirtaş’ın yarattığı sıçramaya da bakıldığında Türkiye'deki siyasi, toplumsal zemin bu meseleleri konuşarak çözmek için büyük fırsatlar içeriyor. Yeter ki biz özgüvenle, pozitif bir yönden ve bu sürecin kime yarayacağına bakmadan Türkiye ve toplum için yaratacağı sonuçlara odaklanarak, ilerleyelim.
CEVAPLAR BÖLÜMÜ
Mehmet Emin Ekmen- DEVA Partisi Mersin Milletvekili
Önce birkaç sorudan mütevellit genel bir değerlendirme yapayım, sonra da bir iki somut soruya cevap vereyim. Süreçlerin toplumsallaşması, sürece toplumsal katılım ve toplumsal barış üç ayrı kavram ifade ediliyor. İçinde bulunduğumuz süreç açısından bu kavramlar şu anda zayıf. Bence en iyi kampanyayı MHP yaptı. MHP; 81 ilde toplantı, sosyal medya kampanyası yaptı ve sürece tam olarak sahip çıktı. En zayıf da DEM Parti kaldı. Bu düşüncemi, İmralı Heyetine, DEM Parti’deki arkadaşlara da söyledim. Ömer Öcalan'a dikte ettirilen cümleyi aşan bir gelişme olmadı ve olmayacak. Bu çağrı ile Ömer Öcalan'a dikte ettirilen “Ben bu meseleyi çözmeyi değil, mücadele aracı olarak silah ve şiddet zemininden siyaset ve demokrasi zemine çekmeye muktedirim” cümlesi arasında hiçbir içerik farkı yok. Yani ilk gün ve bugün İmralı Başka bir şey demedi.
Zaten İmralı Heyeti de toplumsal barış ile toplumsal çözümü ayrıştırıyor. ‘Biz kavga etmekten vazgeçeceğiz, silahları aradan çıkacağız’ diyor. Çözüm ise ayrı ve uzun bir süreç. Hakikaten kalıcı çözüm için çok daha uzun bir süreç ve takvim var. Son 15 güne kadar Kandil'den gelen bir takım hızlandırılmış mesajlar dışında, DEM’in küçük bir parti içi turu oldu. Bir de son bir ay içerisinde bir tur (il gezileri) oldu. Bu toplantıları yakından takip ettim, verilen mesajlar tabanını bu işe katmada yeterli değildi. ‘Değer aileleri’ ile de görüşeceksin ama ‘değer ailelerinin duygu seli ve duygu dünyası’ üzerinden böyle bir meseleye yaklaşamazsın. Siyasi parti olduğu için daha rasyonel, daha pragmatik, daha esnek bir şekilde davranması gereken bir yerdesin. Eğer dem Partisi tabanına gelecek muhtemel mesajı iyice anlatmış olsaydı bu hayal kırıklığı yaşanmazdı.
Aslında en büyük toplumsallaşma medyada yaşanıyor. 2015'ten 2024 Ekim’ine kadar televizyonlarda Kürt kelimesi yasaklı bir kelimeydi. Şimdi ise öyle ya da böyle Kürt meselesi bütün boyutlarıyla yeniden konuşuluyor. Konuşmaların Rahatsız edici veya olumlu yönleri de var ama en azından bu mesele toplumun tamamına mal oluyor.
- Bu metin, mücadele yönteminin değişikliği açısından gerekçeleri oldukça sağlam ve yeterli bir metin. örgüte yakın sosyal medya hesaplarına ve birtakım yayın organlarına bakarsanız. ‘Öcalan aslında 1992 yılından beri silah bırakmak istiyordu, devlet yanaşmıyordu’. Bu sefer devlet de yanaşıyor. 30 yıl sonra gecikmiş bir iş bugün, yapılıyorsa neyi eleştiriyoruz?
Bundan sonra siyasi zeminde 150 vekili ikna etmeden bir kanun, 360 vekili ikna etmeden de bir anayasa maddesini deştiremezsiniz. Demokratik süreçlerde varacağımız yer, silahın, şiddetin, terörün gündemden çıkıp, siyasi zeminin güçlendirilmesidir. Bence bu sürece girmiş durumdayız. Meclis ne kadar işlevsel olacak, Bahçeli ve Erdoğan ne kadar sözlerinin arkasına duracak, hangi yönde ne adımlar atacak? Bu biraz da hepimizin ortak mücadelesine ve perspektifine bağlıdır. Onlar bir anlayışla yola çıkmış olabilirler ama karşılarında öyle güçlü bir toplumsal duyarlılık, hassasiyet, öyle güçlü bir siyaset kurumu görürler ki çıkış noktalarından farklı bir yere de evrilebilirler. Türkiye’de Hiçbir darbe 2 yıldan fazla seçimsiz gidememiştir. Türkiye'nin darbeler sonrası çok partili demokratik hayata geçişi olsun, 28 Şubat süreci olsun, siyasi zeminin gücüne dair olumlu örnekleri barındırıyor.
Sorular esnasında yapılan Hiç bir partinin yol haritası olmadığına dair yoruma partim adına şerh düşüyorum. Deva Partisi Temel Haklar Eylem Planı, bütün meselelerin konuşulduğu ve kodifiye edilmiş önerilerin yer aldığı bir metindir. Sevgili Mehmet Altan yapay zekaya sormuş ve bazı cevaplar almış. Ancak unutmayalım, Yapay zekâ, sıfırdan bir şey üreten bir yer değil. Veri tabanındaki toplam veriden akıllı çıkarımlar yapan bir yer. Parti Metnimiz iyi bir metindir. Bir parçası olduğum Akil İnsanlar Güneydoğu Heyetinin raporu hâlâ önemli ölçüde güncelliğini koruyan iyi bir metindir. Neye ihtiyaç var soruları için Oralara bakılabilir.
- Metin Suriye'yi kapsıyor mu? sorusunda cümlenin tamamını metin analizi üzerinden ele alırsak, “Aşırı milliyetçi savruluşunun sonucu olan; ayrı ulus devlet, (buradaki ifade mevcut ulus devletten bahsetmiyor) federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır”. Ben bir tek kültüraliste takıldım. Diğerlerini düşünce dünyamda bir şekilde hazmettim. Bu içeriğe dair yazışmaların çok önceden birçok yerle yapıldığını göz önüne alırsak; Mazlum Abdi’nin ısrarla, federasyon talebimiz yoktur açıklaması, sınır güvenliği, milli orduya ve milli kurumlara intibakla ilgili beyanatları bu günkü metne hazırlık sayılabilir. Bence Öcalan’a bu süreçte bir tek Mazlum Abdi yardım etti. Onun dışında kimse yardım etmedi. Adam, kendi elinin emeğiyle gidiyor. Selahattin Demirtaş'ın da İkinci açıklaması çok güzel ama birinci açıklama kabul edelim ki yük alan, yükü paylaşan bir dille yazılmamış idi.
- Ulus-devlet, zaten doğası gereği eşit vatandaşlık ilkesine dayanmak zorundadır. Bizdeki arızalı bir yapıdır. Eşit vatandaşlık talebinin ulus-devlet formuyla çelişen ve çatışan bir yönü olmayacaktır. Keza kuvvetli bir ademi merkeziyetçiliğin ulus-devletle bir sorunu yoktur. Bunlar konuşulması daha uzun sürecek başlıklar.
- Ders çıkartma konusunda modellere bakarsak o örneklerle bu yaşananları anlamakta zorlanıyoruz. Kendi 13 denememizle, dünyadaki modellerle, bu atipik örneği karşılaştırmak ve dersleri uyarlamak çok zor. Ama Öcalan'ın kararlı duruşu, sürecin kısa tutulması, devletin mesajlar yoluyla demokratikleşme, siyasal alanın genişlemesine yönelik verdiği mesajlar ile DEM’in daha kararlı tutumu, geçmişe göre olumlu sayılabilecek değişikliklerdir.