Türkiye'de Kürt Meselesi: Aktörler Çözümün Neresinde? -DİSA 11.04.2025

Türkiye'de Kürt Meselesi: Aktörler Çözümün Neresinde? -DİSA 11.04.2025

19.04.2025

Teşekkür ediyorum. Ben de bu oturumun başlığı olan “Siyaset Barışı'nın neresinde başlığı” altında bazı tespitlerimi paylaşmak istiyorum. 

Hazirunun müktesebatı nedeniyle gerekçelendirmeden ve mümkün mertebe kısa cümlelerle bunu yapmaya çalışacağım. Ama öncesinde pozisyonumu şöyle belirlemek istiyorum. 2013'te malum Akil İnsanlar Heyeti'ndeydik. Sonra da uzunca bir süre DPI'yle, Podem'le, Berghoff'la yurt içi ve yurt dışı geziler ve toplantılarla farklı deneyimlere hem o ülkelerde hem de Türkiye'de tanıklık ettik. Sonra ben doktora tezimi bu alanda yazmaya başladım. O süreçte hep şöyle bir şey aklımdan geçiyordu: Olur ya Türkiye'de bir daha bir şey olursa, “ajandası, mimarisi, paydaşları, kısa orta uzun vadeli hedefleri belli olmayan” bir sürece girmemek lazım. Çünkü bir tür kullanışlı bir araca dönüşmüş oluyorsunuz. Böyle düşünüyorken 1 Ekim akşamı kendimi televizyon ekranlarında Bahçeli'nin DEM’lilerle tokalaşmasının hikmetlerini faydalarını anlatırken buldum. Yani çözüm ihtimali dahi bir şekilde bizi heyecanlandırabiliyor. 

Ve bugün itibariyle de hem benim hem de partimizin pozisyonu, taraflardan biri hatta ikisi bitti demedikçe bu sürece pozitif, yapıcı bir katkıyı sürdürmeye devam etmek. Partimiz açısından da 22 Ekim akşamı Genel Başkan, Milletvekilleri ile bir toplantı yapıp bir çerçeve sunmuştu. Henüz hiçbir bilgi ve analize sahip değilken, Türkiye'nin içinden geçtiği darboğaz ve otoriteleşmeye rağmen böyle bir girişime şans verilmesi gerektiğini düşündük. Sonuçta De Clarke veya Santos da çok demokrat bir ülkenin çok da demokrat liderleri değildi. Bu tip süreçleri yürütenlerin bir dönemi kapatmak üzere rol alan ve genel olarak sorunlu dönemin önemli aktörleri olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. 

Yine kayda geçmek gerekiyor ki bu süreç, Türkiye'nin daha önce denediği 13 girişimden hiçbirine benzemediği gibi, Filipinlerden, Güney Afrika'ya, İspanya'dan, İrlanda'ya bildiğimiz deneyimlerden hiç birine de benzemiyor. Atipik bir süreç bu çokça ifade edildi. Vahap Hoca çatışma çözümü deneyimine hediye edilecek bir model gibi bahsetti. Bence bazı reklamlarda “lütfen bunu evde tek başınıza denemeyiniz” diye bir not düşülüyor. Başka bir ülkeye böyle bir şey denemelerini tavsiye etmenin zor olduğunu düşünüyorum. Ama bizim sürecimiz böyle. 

Taraflar bir iletişim modeline mutabık kalmışlar. bizim bu mutabakat çerçevesinde, bu iradeyi onaylayan, teşvik eden, cesaretlendiren, tavsiyelerini ve eleştirilerini ortaya koyan bir yerde durmamız gerekiyor. Son üç aydaki yoğun siyasi operasyonlara rağmen bu sürecin ayakta kalması ve sürdürülmesinin kıymetli olduğunu düşünüyoruz. 

Ancak kendi parti görüşümüz Esra Hoca'nın geniş bir çerçevede anlattığı gibi, yapısalcı bir yaklaşımla şiddeti ve terörü doğuran kök sebeplerinin ortadan kaldırılması, bunun toplumsal süreçleri, yasal mevzuatı, anayasal altyapısının sağlanarak çözülmesidir. 

Bence bu süreci Bahçeli'nin görünür kılması sürecinin önemli yönlerinden biri, görünür kılmak kelimesini tercih ediyorum. Çünkü birçok görüşmeden çıkarımım şu ki, 2023 Temmuz ve Ağustos aylarından itibaren İmralı, Suriye ve Kandil'de eş zamanlı yürüyen ve zaman zaman da uluslararası partnerlerin eşlik ettiği bir sürecin Bahçeli eliyle kamuoyuna deşifre edildiğini düşünüyorum. Sayın Bahçeli gibi milliyetçi, güvenlikçi ve devletçi refleksleri temsil eden,  bürokraside karşılığı olan bir liderle, Sayın Erdoğan gibi İslamcı ve popülist bir liderin bu sürecin taşıyıcılığını yapmasının kıymetini zaten takdir ediyoruz. Belki ileride de buna değineceğim. 

Toplumsallaşma boyutu bu süreçlerde çok önemli bir başlık ama yine bize mahsus bir modelle ilerliyoruz. Cuma Hocam söyledi, Toplumun itiraz etmemesi temin ediliyor. Bunun dışında toplumun bilgilendirilmesi, sürece katılması gibi bir arayış yok. Buna rağmen şunu da görüyoruz MHP'li, AK Parti’li ya da DEM’li bir vatandaş, bu süreci zihninde rasyonalize edemezse, duygusal bir bağ kuramasa dahi, süreci boşa düşürecek ya da riske edecek bir itiraz geliştirmekten de uzak bir yerde duruyor. 

Siyasi partiler açısından mecliste İYİ Parti hariç herkesin girişime açık bir desteği var. bütün bu operasyonlara rağmen CHP desteğinin sürüyor olmasının çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. İYİ Parti'nin pozisyonunun da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu tip süreçlerin sadece destekleyenler açısından değil, kaygı ve eleştiriyle yaklaşanlar, itiraz edenler, hatta karşı çıkanların da kamusallaşması, görünürlüğü olması, siyasal zeminde temsil edilmesi gerekiyor. İYİ Parti'nin yer yer dozu yüksek olsa dahi, bu karşıt pozisyonunun toplumsal enerjinin meşru zeminlerde boşaltılması açısından kıymetli olduğunu düşünüyorum. 

Herkes Bahçeli'nin bu süreçte oynadığı rolünün milliyetçi, devletçi refleksler, bürokratik kadrolar açısından önemli olduğuna değindi.  Sayın Erdoğan'ın Cumhuriyet'in paradigmasını değiştiren, Kürt meselesiyle ilgili çok önemli adımlarına rağmen ve daha önceki 4 ayrı deneyime, (yani 2004, 2009, 2011 ve 2013 deneyimlerine) rağmen Kürt sokağındaki kredibilitesinin ve güveninin çok düşük olduğu bir dönemde, ilginç bir şekilde Kürtlerin sürece atfettiği değer ve meşruiyet Sayın Bahçeli üzerinden gelişti. Yani sadece Türk sokağının sürece irtibatını, bağlanmasını değil, aynı zamanda Kürt sokağının da kredibilitesini ve güvenini sağladı. Bayramda 7-8 gün Batman'daydım. Yani ironik olarak değil, hakikaten millet her üçü için de bu meseleyi bitirmeleri için hayırlı bir sağlıklı ömür diliyor. Yani Bahçeli içinde, Öcalan içinde, Erdoğan içinde. Dolayısıyla Bahçeli'nin bu süreçte Kürtler açısından oynadığı rolün de önemli olduğunu düşünüyorum. 

Siyasi partileri sürece katmak konusunda, Sayın Erdoğan ile Bahçeli'nin çok önemli konuşmaları var. Oturduk arkadaşlarımızla istatistik çıkartalım dedik. Bahçeli tam 18 kere ve 12 sayfa boyunca, Sayın Erdoğan da tam 16 kez ve 6 sayfa boyunca bu sürecin siyasal, demokratik alanın genişletmesi ve reform fırsatlarına dair konuşmalar yapmış. Bahçeli'yi özel olarak değerlendirmeye çalışacağım. 

Burada en büyük pay Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne veriliyor. Buna rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi şu ana kadar devlet ya da Cumhur İttifakı tarafından bilgilendirilmiş değil. Sadece önce İmralı Heyeti, sonra Dem Heyeti partileri gezdi. Partiler de bu tek yönlü bilgilendirmeye de itiraz etmediler. Normalde bu iş çift taraflıysa devlet ve ittifak kanadından da bilgilendirilme gerekirdi. Tek yönlü bilgilendirmeye İtiraz edilmemesi, sürece açılan krediyle ilgili bir şeydi. Sürekli Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden bahsediliyor ama Türkiye Büyük Millet Meclisi açık ya da kapalı bir oturumda henüz bilgilendirilmedi. Ve ileride değineceğim olası adımlar açısından da meclise sevk edilmiş bir şey yok, bir teklif yok. 

AK Parti açısından baktığımızda Sayın Erdoğan'ın dışında bir gelişme olduğunu düşünmek imkansızdı. Daha çok sürece mesafeyle yaklaşanlar Erdoğan'ın sessizliğini bir argüman olarak kullandılar. Ama aslında aynı kişilerin diğer argümanlarına baktığınızda çoğunlukla bir çözüm sürecinin kendisine karşıydılar. Bu karşıtlık bir miktar ulusalcı seküler kodlarla ilgiliydi. Bir miktar da bu sürecin Erdoğan iktidarının sürdürülebilirliğine ve bir dönem daha seçilme ihtimaline dair olası katkıyla ilgiliydi. 

Bu süreç başarılı olursa, DEM, Erdoğan, Bahçeli veya bir başka parti, siyaseten alabileceği nemayı alır. 

Erdoğan'ın konuşmamasını ben biraz da 2004-2009-2013'teki deneyimler, o dönem ödediği bedeller üzerinden anlaşılır buluyorum. Bilmiyorum yanlışsa Galip Bey düzeltebilir. Açık veya kapalı bir toplantıda ilk defa bir AK Parti’li milletvekili konuşuyor olabilir. Ekranlarda ve bu tip toplantılarda da ben konuştuklarına hiç tanık olmadım. Yani Ak Parti cenahından kimsenin konuşmaması stratejinin bir parçasıdır. 

Pazarlıksız vurgusu ile millilik ve yerlilik vurgusunun mutabık kalınmış bir iletişim modeli olduğunu düşünüyorum. O yüzden bunu da sorgulamıyorum. Ne kadar pazarlıksızlık vurgusu yapılırsa yapılsın İmralı da, Kandil de , Devlet de, böyle bir sürecin gereklilikleri ve sorumlulukları hakkında Türk Ticaret Kanunu'nda yer alan ifadeyle “basiretli bir tüccar” gibi, yeterli bir basirete, tecrübeye sahiptiler. O yüzden sürecin ruhuna aykırı bir gelişme olduğunda biz hani pazarlık yoktu demiyoruz da bu taraflardan birine yahu şöyle bir şey de yapmanız gerekmiyor muydu diye hatırlatıyoruz. Yani bu sürecin sorumlulukları ve gerekliliklerini yerine getirmekte açık- örtülü mutabakatların oluştuğunu düşünüyorum. 

Süreç söylendiği gibi, yerli ve milli olsun, ama bu sürecin kaçınılmaz parçası olan Suriye ve Irak'ın uluslararası paydaşları ortada duruyor. Ama bunu da kamusal alanda çok tartışmıyoruz. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde  DEM ve İmralı Heyeti’nin partileri bilgilendirmesinin de sembolik seviyede kaldığını düşünüyorum. Ama onların da sahip olduğu kısıtlı bilgiyle bizi bilgilendirdiklerini düşünüyorum. Yani bizden bir şey sakınma boyutundan çok, sahip oldukları kısıtlı bilgiyle bizi bilgilendirdiklerini düşünüyorum. 

Siyasi partileri değerlendirme açısından DEM’i atlamışım. Ben DEM Parti’nin totalde iyi bir süreç yönetimi gösterdiğini düşünüyorum. Onlara yönelik tek eleştirim Ömer Öcalan'a dikte ettirilen cümle dışında bir gelişme olmadı ve olmayacak. O cümleyi hatırlarsak “bu meseleyi şiddet ve silah zemininden hukuk, demokrasi ve siyasi zeminine çekmeye muktedirim” diyor Öcalan. Yani bunun anlamı, bunun sadece bir metot değişikliğine işaret ettiği ve bu silahsızlandırmanın Kürt meselesinin çözümüne dair bir paketi içermediğiydi. Buna rağmen 27 Şubat'a kadar DEM Parti bunu kendi tabanına ve kendi net örgütüne anlatmakta çok tutuk davrandı. 27 Şubat'tan sonra sahaya çıktı. Eğer 1 Ekim ile 27 Şubat arasında bu cümlenin gereği anlatılmış olsaydı? belki Diyarbakır Meydanı'nda insanlar ağlamayacaktı. psikolojik olarak neyin geldiğine dair bir hazırlık olacaktı. 

TBMM zemininde 3 ana başlık gündeme gelecektir. Biri bu süreçte görev alanların yasal garantisinin sağlanması. Yeni bir düzenleme gelmese de ben 2014'teki meşhur yasanın bugünü de kapsadığını düşünüyorum. Tekrar döndüm yasayı okudum. Uygulama açısından Bir zaman kısıtına sahip değil. Bugün de bu yasanın geçerli olduğunu düşünüyorum. İkincisi eve dönüş yasası benzeri silah bırakan örgüt kadrolarının yargısal ve hukuksal durumlarının belirlenmesi. Yani bir tasfiye yasasına ihtiyacımız var. Mevcut TMK ve Türk Ceza Kanunu bunu kesinlikle karşılamıyor. Karşıladığı düşünen birçok maddenin pratikte bir aşamada  tıkanacağını düşünüyorum. Dolayısıyla silahını bırakan örgüt mensuplarının yurt içinde ve dışında hangi yargısal süreçlere tabi olup hangi hukuksal garantiler elde edeceklerine dair bir çerçeve yasaya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yine yasal ve anayasal düzlemde atılması gereken adımlar var. Zaman da doldu, Kısaca iki üç cümle söyleyip bitiriyorum. bence Bahçeli'nin bu konudaki rolü zannettiğimizden çok daha kıymetli ve büyük. buradaki arkadaşların Bahçeli'nin 22 Ekim, 5 Kasım, 31 Mart ve 2 Nisan metinlerini tekrar ama mümkünse ikişer kere altını çizerek okumasını istirham ediyorum. Bu metinlerdeki retoriği ayırdığımızda konuşmalarda, Bahçeli'nin 75 yıllık yaşamında kullandığı bütün kelimelerden bir sözlük yazacak olsak o sözlükte yer almayacak kısımlar olduğunu görüyoruz. Ve burada inanılmaz bir şekilde Cuma Hoca'nın da Esra Hoca'nın da bahsettiği çatışma çözümünün gereklerine ilişkin çok ciddi göndermeler ve doğrudan ifadeler olduğunu düşünüyorum. Keza toplumsal rıza kavramının dahi buralarda bu metinlerde yer aldığını görüyoruz. Ve bence Bahçeli bu meseleyi yani PKK'nin kendini feshini, bir sürecin sonu değil başlangıcı olarak kodluyor. Ve ileriye doğru inanılmaz bir yasal, anayasal ve Türkiye Cumhuriyeti kodlarının yeniden üretilmesi perspektifine sahip. Yani ahir ömrümüzde Bahçeli'yi bu kadar anlatıp öveceğimizi tabii ki hiçbir zaman düşünemezdik ama hakkını teslim etmek gerekiyor. Ve bence süreci ayakta tutan irade o olduğu gibi süreci gerçek anlamda yapısalcı bir perspektifle Cumhuriyet'in ikinci yüzyılına yakışır bir anayasal ve yasal zemine dönüştürmek açısından da önemli bir yerde durduğunu düşünüyorum. Abarttığımı düşünenler için 22 Ekim 5 Kasım konuşmaları 31 Mart ve 2 Nisan Türk Günü'nde yayınlanmış olan metinlerin okunmasını ve analiz edilmesini istiyorum. İdari tasarruflarla yapılacak birçok işlem var. Zaman daraldı bunları geçeyim. Şüphesiz ki ana dilde eğitimin önündeki engellerin kaldırılması, anayasal vatandaşlık tartışması, yerel yönetimlerin güçlendirmesi konular da gündeme gelecektir. Mesela ben şuradan hızlıca bakayım,  31 Mart'taki yazısında geçen, “Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşit hak ve yükümlülüklere sahiptir” cümlesinin 2012 TBMM ortak komisyonuna mutabakata varılmış ortak vatandaşlık tanımını aşan bir yere olduğunu düşünüyorum. Yani ne kadar bu yazıların retorik kısmında “kültüralist taleplerden dahi vazgeçildiği” vurgusu olsa dahi, başka bir yerde etnik talepleri aşan bir perspektiften de bahsediliyor. Dolayısıyla bunları Bahçeli yazıyorsa bravo, bir destek alıyorsa yine bravo. Doğru adamdan doğru desteği de alabilmek önemli. 

Sürece dair “ne aldık ne verdik” kısmını da şöyle tamamlıyorum. Türkiye uzunca bir süredir hak düzeninden lütuf düzenine geçti. Yani siz Bahçeli ya da Erdoğan'ın karşısında durur, şöyle bir bardak suyu bir hak olarak talep ederseniz bunu alamayacağınız gibi dayak yeme ihtimaliniz çok yüksek, birçok kişi de yedi. Ama siz kendinizi onların geniş vicdanına, adalet duygularına, onların sonsuz merhametine havale ederseniz size bir bardak suyu bırakın, ummadığınız bir sofra bile dizebilirler. Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının böyle bir teslimiyet içerdiğini düşünüyorum. Bu zaten Kürtlere yazılmış bir metin değildi. Devlete yazılmış, Bahçeli'nin süreçte oynadığı rolü kolaylaştıracak bir metin idi. Biz Bahçeli'nin, bu konuşmalarını kayda geçirip onlara hatırlatmak, takibini yapmakla mükellefiz. Yani güvenmek zorunda değiliz, irademizi teslim etmek zorunda değiliz. Teşekkür ederim.