İçeriğe atla
Anasayfa / Yazılar / 15.10.2026
15 Ekim 2026

Avrupa Birliği, Türkiye, Ortadoğu ve Kürtler | 20. EUTCC Konferansı - Brüksel - 15.10.2026

Avrupa Birliği, Türkiye, Ortadoğu ve Kürtler | 20. EUTCC Konferansı - Brüksel - 15.10.2026

Barış Süreci ile Demokratikleşme Krizi Arasında Türkiye: Diyalog, Hukukun Üstünlüğü ve Siyasal Katılımın Geleceği

Moderatör: Sayın Mehmet Emin Ekmen, Meclis’te sürece ilişkin yürütülen çalışmalardaki düzenlemelerin önemini sık sık vurguladınız ve uzun yıllardır da çatışma çözümü çalışıyorsunuz. Ağustos ayında kabul edilen çerçeve yasa paketi siyasi partilerin desteğiyle 467 yedi oyla Meclis’ten geçti. 10 Ağustos'ta geçti fakat hâlâ uygulamaya girmiş değil. Milli Güvenlik Kurulunun kararı bekleniyor ama bu kararın da ne zaman verileceğine ilişkin bir belirsizlik de söz konusu, henüz bir adım atılmış da değil. En son hareket yönetimi tarafından yapılan açıklamalarda Türkiye’ye risk oluşturmayacak bölgelerden dahi çekildiklerini ifade ettiler. Bunu da süreç iyi gittiği için değil, süreç tıkanmasın ve ilerleyebilsin diye yaptıklarını söylediler. Ve sık sık sürecin provokasyonlara açık olduğuna dair uyarılar da yapılıyor. Yasanın uygulanmasının gecikmesi, Milli Güvenlik Kurulunun kararının gecikmesi bu sürece dair ne gibi riskler barındırabilir? Adım atılması için muhalefete düşen rol ve görev nedir? Buyurun lütfen, sizden dinleyelim.

Mehmet Emin Ekmen: Konuşmamın içinde sorunuza cevaplar da var. Ben biraz bugünkü tartışmaların da ışığında, bu sürece ait tespitlerimizi, değerlendirmelerimizi, yaşananları ve bugüne kadar yapmaya çalıştığımız gibi az eleştiri ve daha çok katkı vermeye çalışan bir yerden görüşlerimizi ifade etmeye çalışacağım.

Biz bir muhalefet partisiyiz. Ancak Türkiye’deki birçok alandaki tartışmalardan bağımsız olarak, deyim yerindeyse dosyaları ayrıştırarak,bu sürece tam destek veren bir partiyiz. Süreç başladığında Genel Başkanımız Sayın Ali Babacan, ‘Yüzde 5 bile başarılı olma ihtimali varsa biz bunu destekleriz’ demişti ki bu, henüz Sayın Erdoğan’ın kamuya açık görüş bildirmediği bir zaman dilimiydi.

Tabii ki çatışma çözümünde süreçler birbirine benzemez. Genel disiplinler, ilkeler vardır. Ama Türkiye'de oldukça amorf, nevi şahsına münhasır bir süreci konuşuyoruz. Sürece dair değerlendirmeleri pozitif bir dille yaptığımız için bazen sürece dair temel duruşumuz karışabiliyor.

Partimiz, Türkiye’de Kürt meselesinin kök sebeplerini ortadan kaldıracak yasal ve anayasal düzenlemelerin yapılmasını ve kalıcı barışın tesisini önermektedir. Bununla birlikte çatışma çözümü tecrübesi ve akademisinden faydalanılarak bu meseleden doğan ancak yer yer bu meseleyi de aşan örgütün silahsızlandırılması ve fesih sürecinin yürütülmesini de desteklemektedir. Kök sebeplerin ortadan kaldırılarak kalıcı barışın tesisi noktasında talepler oldukça sınırlı sayıda maddeye indirgenmiştir. Kürtçe ile ilgili ana dil ve kültürel hakların yasal ve anayasal teminat altına alınması, anayasal vatandaşlık, eşit vatandaşlığın hem metinlerde hem de hayatın her alanında yer bulması ve yerel yönetimlerin kuvvetlendirilmesi meselelerini ciddi bir şekilde ele aldığınızda kök sebepleri önemli ölçüde ortadan kaldırabilirsiniz. Son on yıl bize şunu öğretti: Kürt meselesine dair bu üç temel konuyu hayata geçireceğiniz bir ülkenin aynı zamanda demokratik, çoğulcu, güçler ayrılığını uygulamaya geçirmiş ve her anlamda hukuk devletinin gereklerini ifa eden bir ülke olması gerekiyor. Yoksa sadece bir alandaki gelişmelerin umulan sonuçları vermesi beklenemez.

Süreci doğru değerlendirmek için önce karakterini anlamak gerekir. Dünyada birçok örnekte yaşandığı üzere, kök sebepler ortadan kaldırılarak kalıcı barışın temini ve ardından silahsızlanma sağlanır. Sürecin ayırt edici ilk özelliği olarak bizde tam tersi bir sıralamayla süreç işletiliyor. Önce silahsızlanma, ardından demokratikleşme. Heyet, ilk İmralı ziyaretinden sonra partimizi ziyarete geldiğinde ‘Önce barış, sonra çözüm diyoruz’ demişlerdi. Barış ile silahsızlanma, çözüm ile de Kürt meselesinin kalıcı bir şekilde çözümü ifade edilmişti.

Bu sürecin ikinci karakteristik özelliği, sınırlı sayıda elitler arası bir müzakere ve diyalogla ilerliyor olmasıdır. İmralı, MHP, AK Parti, devlet ve daha birçok paydaş için ifade edilebilecek bu tespit; aynı zamanda da bir eleştiridir. Negatif barışın tesisinde, sınırlı sayıda elitler arası bir müzakere avantaj olabilir. Ama gerek Meclis komisyonunun İmralı’ya ziyaret kararının alınması gerekse yasama faaliyeti esnasında karşılaşılan itirazlar göz önüne alındığında, meselenin topluma doğru bir şekilde anlatımı önemlidir. Negatif barıştan pozitif barış aşamasına geçilecek olduğunda, toplumsallaşmaya dair ihtiyaçlar çok daha keskin bir şekilde kendini ortaya koyacaktır.

Bu sürecin bir karakteri de geçiş dönemi adaleti olarak ifade edilebilecek yüzleşme, hakikat ve onarıcı adalet gibi başlıkların belirli bir aşamaya kadar ele alınmayacağıdır. Bugüne kadar bu mevzular ne Meclis komisyonunda ne yasama faaliyetinde ne de kamusal iletişimde bir başlık olarak açılmamıştır. Bunun örneği yanılmıyorsam Nepal’de var. Belli bir aşamadan sonra (Nepal’de silah bırakmadan 8 yıl sonra) bu mevzular ele alınabilir ama bizdeki mevcut durumu bir tespit olarak kayda geçirmek gerekir.

İktidar, bunun yerli ve milli olduğu, üçüncü tarafın olmadığı, tamamen iç dinamiklerle ilerlediği konusunda çok sıkı bir propaganda yapmaktadır. Bir yönüyle doğrudur. Ancak diğer yönüyle, Suriye’deki gelişmelerin süreç üzerindeki etkisi ve Irak’taki alanların tasfiyesi önemli başlıklardır. Mahmur, Şengal ve Kandil’deki durum ile muhtemelen yürürlüğe girecek olan silahların teslimi veya örgüt üyelerinin yeni yasal statüye geçişi döneminde Erbil, Süleymaniye ve Bağdat’tan destek almadan bu süreci ilerletmenin zorluğu ortadadır. Dolayısıyla üçüncü göz yoktur, üçüncü taraf masada değildir ama üçüncü tarafların da bir parçası olduğu süreç yürütülmektedir. Sadece PKK ile ilgili değil, Ortadoğu’daki silahlı örgütlerin ve özellikle Irak’taki silahlı yapıların tamamen tasfiyesiyle ilgili bir uluslararası konjonktür de vardır. Ve bu, sürecin avantajlı yönlerinden biridir, uluslararası desteği artırmaktadır. Bugüne kadar Bağdat, Şam ve Ankara tarafında zaman zaman ortak tehdit olarak algılanan Kürtler, bu üç ülkede de sağlıklı bir entegrasyon programının uygulanmasının ardından üç ülkenin diplomatik, siyasi, ticari ve kültürel açıdan en büyük ortak paydasını oluşturacaktır. Bu durum, bugüne kadar dönem dönem tehdit olarak algılanan bir yapının, eş zamanlı olarak bütün ülkelerle ortak bir paydaşlık hukuku geliştirebilmesi anlamına gelir.

Sürecin en önemli olumlu yanlarından ilki, Türkiye’de sadece milliyetçi bir lider olarak değil; güvenlik, istihbarat, yargı ve benzeri devlet bürokrasisinde de ciddi karşılığı olan Sayın Devlet Bahçeli’nin bir çağrıyla süreci başlatmış olmasıdır. Bahçeli’nin bu çağrısının, rol dağılımından ziyade kendisinin yaptığı siyasi analizin tetiklediği bir durum olarak görülüyor. Zaten AK Parti bürokrasisi ve siyaseti, geçmişte de çözüm süreci deneyimleri yaşadığı için bir analizle buna icabet etmiştir. Öcalan da 27 Şubat bildirisiyle çağrıya icabet etmiştir ve bir davet, sürece dönüşmüştür. Bahçeli’nin; umut hakkından Meclis’te konuşmaya, kongrenin gerekirse Türkiye’de yapılabilmesinden komisyonun İmralı’ya gidişine, yasanın çıkışından statü tartışmalarına kadar birçok meselede tutarlı bir şekilde sürecin kredibilitesini oluşturduğu ve yer yer katalizör görevini üstlendiği görülmektedir.

Bu süreci öncekilerden ayrıştıran olumlu bir diğer yönü, Meclis’te faaliyet gösteren 15 siyasi partiden 12’sinin sürece doğrudan destek veriyor oluşudur ki bu, kendi tabanları tarafından aşırı derecede eleştirilen ve sorgulanan bir hal olmasına rağmen parti liderliklerinin tutumuyla ortaya konan bir tercihtir. Meclis’te kurulan komisyonda, 50 oydan 47’si doğrudan evet iken; 2 ret ve 1 çekimser oyun rapora karşıtlık değil, yetersizlik nedeniyle verildiği göz önüne alındığında, neredeyse oy birliğiyle geçmiş bir rapor bulunuyor. Raporun 6. kısmında eve dönüş programının temel unsurları yer alırken; muhalefetin ısrarıyla - komisyonun inşası gibi- 7. bölümünde demokratikleşme, çoğulculuk, özgürlükler ve hukuki problemler açısından çok önemli tespitler, iktidarın da imzasıyla kayda geçirilmiştir. Anayasa Mahkemesi kararları ve AİHM kararlarının uygulanmaması ya da kayyım siyasetine devam edilmesi gibi konularda bir ilerleme söz konusu değildir: Ancak iktidar açısından ahlaki ve siyasi anlamda bağlayıcı bir metindir. Ve bu, içinde bulunduğumuz atmosferde önemli bir durumdur. Yasanın 467 evet oyuyla geçmiş olması, Türk siyasi tarihinde emsali olmayan bir şeydir. Bu tutum, taraflara duyulan güvenden ziyade tarafları borçlandıran bir destektir. Yani 467 milletvekili ve 13 siyasi parti, bütün itirazlarını bir kenara koyarak barışa bir kere daha, şans vermişlerdir. Malumunuz olduğu üzere birçok kaynak Türkiye’de 1993yılından bu yana en az 13 kere devletin görüşmeler yoluyla örgütü silahsızlandırmaya çalıştığını ancak bunların bir sebeple başarısız kaldığını kayda geçirmiştir. Bu sürecin başarılı olacağına inancımız tam olmakla birlikte devlet, örgüt, siyasi aktörler açısından 467 evet oyunun ciddi bir borçlanma yarattığını, hiç kimsenin ipe un sermeye, süreci sıkıntıya koyacak tutumlara girme hakkının olmadığını düşünmekteyiz. 7. bölümle ilgili olarak iktidara baskı yapıyor, çaba gösteriyoruz; ama öyle anlaşılıyor ki yasa yürürlüğe girmeden 7. bölümle ilgili adım atma niyetleri bulunmuyor.

Yasanın yürürlüğe giriş kurgusunun yanlış olduğunu hep ifade ettik. Örgüt 12 Mayıs’ta kendini feshettikten sonra, örgüt üyelerinin illegalitedenlegaliteye geçişini sağlayacak bir yasal düzenleme mümkünse 11 Temmuz’da silah yakma töreninden önce hayata geçirmeliydi. Kim neyle karşı karşıya kalacağını bilerek, bu sürece dahil olmak isteyenler dahil olmalıydı. Yasa gecikti; tespit, teyit ve ilan mekanizması buraya taşındı. Yüzde 100 silahsızlanma tespitinin kolay bir durum olmadığını, devletin ancak örgütün silahsızlanma yönündeki iradesini kuvvetli bir şekilde teyit edebileceğini düşünüyoruz. Gelişmelere, boşaltılan alanlara ve diğer tartışmalara bakıldığında ‘Örgüt gerçekten bu kararı aldı ve bu süreç işleyecek’ denilebilir. Aksi takdirde, Kandil’de bulunan en az 300 kişinin kapsam dışında olduğu bir formülde, devlet kurumları yüzde 100 silahsızlanmayı nasıl teyit edip MGK’dan o kararı çıkartacak? Yüzde 100 bir teyit yerine, gelişmeleri teyit eden kuvvetli bir irade teminine dayalı MGK kararı çıkabilir. O da bu yıl içerisinde çıkabilir, çıkmalıdır da.

Yasanın kapsayıcılığı hep tartışma konusu oldu ama bu konuda eleştirel hususlar bir ölçüyü aşıyor. O da şudur: Hem devlet kaynakları hem meseleyi yakından bilen kişiler, 50 bini gizli olmak üzere 125 bin soruşturma dosyası olduğunu ifade ediyorlar. Kapsam dışı 900 kişi var. Kapalı oturum bilgilendirmelerinden ve taraflarla yaptığım görüşmelerden anladığım, bu 900 kişinin yaklaşık 500’ü halihazırda cezaevinde, yaklaşık 300’ü Kandil’de, 100’ü de muhtemelen Avrupa’dadır. -Devlet değiliz, elimizde bilgi yok- gördüğümüzü söylüyoruz. 125 bin dosyanın yüzde 99,20’sini karşılayan bir kapsayıcılık, küçümsenecek bir kapsayıcılık değildir. Dolayısıyla kapsam dışı kalanlarla ilgili eleştiriler yapılabilir ama bu, gidişatı etkileyecek bir tutuma dönüşmemelidir.

Bu süreçteki gelişmeleri takip eden, zihnen de çok emek veren eski milletvekillerimizden Sayın Adnan Boynukara’nın geçen hafta yayınlanan bir yazısından alıntıyla tamamlamak istiyorum. O yazıda hem örgüte hem devlete hem zihni dönüşümün hem de kurumsal dönüşümün karşılıklı sorumluluklar getirdiğine yönelik ciddi uyarılar vardı. Örgüt açısından silahları bırakmak yetmez; zihnen de geride bırakarak ilerlemek gerekiyor. Devlet açısından da bir örgütün bütün üyeleriyle silahları bırakıyor olması, bu meselenin çözümü anlamına gelmez. Eşit vatandaşlık, temsil, özgürlükler, yerel yönetimler, ekonomik ve sosyal eşitsizlik gibi konuların üzerinde durulması gerekiyor.

1