Yürütülmekte Olan Sürecin Genel Fotoğrafı | Yasanın Uygulanmasında Kritik Eşikler | DPI Londra
Kerim Bey ve DPI’ya Türkiye’de sivil toplumda, akademide ve siyasette çatışma çözümü alanında kapasite oluşumuna yıllardır verdikleri katkı nedeniyle bir kere daha teşekkür ediyorum. 12 yıldır çok ciddi bir kapasite oluşumu sağlandı. En zor zamanlarda bile çalışmalara ara verilmedi.
Komisyon ve yasa hakkında konuşmak için öncelikle sürecin bir fotoğrafını çekmek gerekir. fotoğraf çekmeden bir adım önceki iş ölçeklendirmedir. İrlanda’dan hayatını kaybedenler, cenazelerine kavuşamayanlar gibi örnekler verildi ve isim isim sayılarak şu olay ve bu olay gibi hatırlatmalar yapıldı. Türkiye’de örgütün kuruluşu 48 yıl, ilk silahlı eylemi ise 42 yıl geriye gidiyor.
Genelde 50.000 civarında kişinin hayatına mal olduğu kabul edilir. Bunun 10.000-11.000’e yakın bir rakamının asker, polis ve korucu olduğunu biliyoruz. Örgüt yakın tarihte 27.000 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Bunlara tam kayıt altına alınmayanlar, örgüt içindeki tartışmalı ölümler ve sivilleri de eklediğimizde 50.000 rakamı kolay itiraz edilmeyecek bir rakam gibi duruyor. Yine bunun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ekonomik maliyeti ile ilgili olarak devlet yetkilileri 2,3 trilyon dolarlık bir rakamı telaffuz ediyorlar. Bu, doğrudan harcamalar gibi dolaylı maliyetleri, yani yüksek borçlanmalarda yüksek faiz yükü gibi dolaylı maliyetleri de içeren bir rakam.
Meselenin kendisi Cumhuriyet döneminde birtakım siyasi kurguların devlet tarafından yanlış yapılmasıyla ilgiliydi.
Bir çözüm sürecinin içindeyiz. Her biri çatışma çözümü disiplinine uygun olmasa da devlet kaynakları, açık kaynaklar ve tanıklıklar Türkiye’nin aslında 93’ten bu yana 13 kez bunu denediğini gösteriyor. Bunların bir kısmına DPI’ın doğrudan tanıklığı da var. 93’ten bu yana MİT ve Genelkurmay gibi devlet kurumları dahil tüm iktidarlar bunu denemiş ve her biri bir sebeple bozulmuş. Ortadoğu’daki şartlar, dış müdahaleler; taraflardan birinin isteksizliği ya da içeriden süreç bozucu hareketlerle başarısız olunmuş.
Ama bu sürecin birkaç sebeple başarılı olmaya çok yakın olduğuna inanıyoruz. Buna sadece iflah olmaz bir çözüm isteklisi olarak değil, siyasi dengeler açısından da inanıyoruz. Bu sürecin en önemli ayırt edici pozitif yönlerinden biri Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bu süreci tetiklemiş olduğudur. Arzu edilirse soru-cevapta anlatırım ama bilgi seviyesinde kanaatim, devletin Bahçeli’yi değil, Bahçeli’nin devleti ikna ettiğidir. Hep varsayım şöyle olurdu: Devlet bir şeye niyet etti, Bahçeli de ikna edildi. Ama hayır, bu süreci başlatan Bahçeli’dir diyebiliyoruz. Bahçeli, milliyetçi sosyolojiyi ikna yanında, esas katkıyı; ordu, polis, istihbarat ve yargı içerisindeki milliyetçi, devletçi, vatansever gibi kodlarla adlandırılabilecek bürokrasinin sürece uyumu açısından verdi. Ve bu süre içerisinde devlet içinden süreç bozucu herhangi bir eyleme rastlamadığımızı ifade edebiliriz.
Sürece güveni azaltan çok sayıda yargılama ve soruşturma var ama bunların bir odak tarafından üretildiğini düşünemeyiz. Bu, siyasi iktidarın kendi sorunlu uygulamalarının bir yansımasıdır. Yani bizzat Sayın Cumhurbaşkanı’na kadar uzanacak bir silsileyle bunların iradi eylemler olduğunu söyleyebiliriz. Yani kontrol dışı eylemler değil.
Bahçeli tam bir katalizör rolü oynadı. Katalizör, biliyorsunuz, kimyasal tepkimelerde hızlandırıcı maddeye denir. Umut hakkından Meclis’te konuşmaya, kayyımlardan, Demirtaş’ın tahliyesine, kongrenin gecikmesi nedeniyle Türkiye’de kongre yapma teklifinden İmralı ziyaretine, Meclis’te komisyon kurulmasından statüye, yasanın Meclis'e sevkine ve geçmişte açıkça ismi nedeniyle hedef aldığı Amedspor'a sempatik bir el uzatmaya kadar Devlet Bahçeli sürecin bel kemiğini oluşturabilecek bir denge oluşturdu ve karşı tarafta bir kredibilite, bir güven yarattı. Yani bu konuşmanın tam gündemi değil ama mesela Bahçeli’nin yarattığı güven ve kredibilitenin Cumhur İttifakı’nda veyahut da İmralı-DEM ve Kandil hattında başka birisi tarafından da varlığını ifade edemiyoruz. Bahçeli’nin Kürtlerde yarattığı sempati, güven ve kredinin bir benzerini bir örgüt yöneticisi de Türklerde, Türkiye’nin batısında ya da örgüte destek vermemiş kesimlerde yaratabilmiş olsaydı, daha dengeli bir toplumsal algıdan ve toplumsallaşmadan bahsediyor olabilirdik. Ama böyle bir denge olmadı. Bahçeli tek taraflı bir çaba içerisinde bunu yürütmüş oldu. Meclis’te yaptığı üç grup konuşmasında ve müstakilen kendi imzasıyla yayınladığı beş yazıyla da silahsızlanmayı aşan bir demokratikleşme ve siyasal dönüşüm perspektifini ortaya koydu.
Sürecin karakterini doğru tespit etmek, sürece dair eleştirilerimiz ve geleceğe dair beklentilerimizi tayin etmek açısından önemli. İmralı Heyeti İmralı dönüşü, 2025 Ocak ayında partimizi ziyaret ettiğinde dediler ki: “Bu bir çözüm süreci değil, bir barış sürecidir.” Yani bu girişimin içerisinde Kürt meselesinin kök sebeplerini ortadan kaldırıp kalıcı barışı tesis edecek bir arka plan, bir anlaşma arayışı yok. Kürt meselesinden doğan ama Kürt meselesini de aşan, örgütün silahlı mücadeleye son verme arzusu ve devletin de buna uygun bir kanal açma niyeti var.
Yani Bahçeli çağrıda bulundu, Öcalan “Evet, olabilir.” dedi. Erdoğan da “O zaman buyurun, süreci işletelim.” demiş oldu. ve ısrarla bir pazarlık yok denildi. Belki de - “pazarlık yok” cümlesinin seçmene doğru geçmesi için- bu süreçte demokratikleşme adına tek bir adım atılmadığı gibi, birçok yargısal uygulamayla da aslında sadece örgütle, DEM’le ilişkili STK’larla, belediyelerle ilgili değil, muhalefete yönelik de demokratik alanı daraltan birçok uygulama yapıldı. sonuçta biz bu süreci bir çözüm süreci değil, silahsızlanma süreci olarak kodluyoruz. Öyle kodladığımız zaman da demokratikleşme yönünde bir adım atılmamasını veyahut da demokratikleşmenin hilafına işler yapılmasını sürecin aleyhine bir argümana dönüştürmüyoruz. muhalif bir parti olarak buralardan çok güçlü siyasi eleştiriler üretme imkânımız var ama sürecin tanımı buysa, taraflar da bununla mutabıksa biz de buna kolaylaştırmaya çalışan tarafız. Biz masada olan bir taraf değiliz. Elimizde yeteri kadar bilgi olmadığı gibi gelişmelerin seyrini etkileyecek bir pozisyonumuz da yok. Ama iki şey yapıyoruz. Bir, taraflara “Bu denediğiniz şey doğru, meşru ve iyi bir şey.” diyoruz. İkincisi, topluma bunun denenmesinin devlet, ülke ve millet için iyi bir şey olduğunu ifade etmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla taraflar bununla mutabıksa, “Bütün dünyada önce kök sebepler ortadan kalkmış, kalıcı demokratik dönüşümler yaşanmış. Siz niye demokrasi sağlanmadan silah bırakmayı tercih ediyorsunuz?” diyecek halimiz yok örgüte. Onlar açısından da şöyle bir tutarlılık var: 93’ten bu yana birçok kez denediklerini ama sonuç alamadıklarını, bu kez sonuç almak istediklerini söylüyorlar. Bunu Türkiye Cumhuriyeti’nde siyaset yapan herhangi bir aktörün kolayca eleştirmemesi gereken bir konu olarak bakıyoruz.
Sürecin, çözüm değil, barış süreci olması gibi ikinci anakronik sorunu, olağanüstü derecede dar bir elitler arası müzakere ile yürütülmesidir.
Siyasi ve bürokratik olarak devlet tarafına bakıyoruz: Erdoğan, Bahçeli, AK Parti, MHP, MİT; karşı tarafa bakıyoruz, İmralı, Kandil, DEM. 8 tane kurum saydım sürecin tamamına hâkim aktör sayısı 10 değil. Hadi böyle iddialı bir laf söyleme derseniz, derim ki her bir tarafta 10 kişi. Yani isim isim de sayabilirim: MHP’de, AK Parti’de, MİT’te kaç kişi; öbür tarafta, İmralı-Kandil’de de çok kısıtlı bir kadroyla gidiyor ve bugüne kadar da toplumsallaşma diye ifade edebileceğimiz, toplumsal rıza üretiminde çok eksiklikler yaşandı. Negatif barışı tesis açısından dar kadroyla gitmek bazı avantajlar sağlayabilir. ama Meclis Komisyonunun İmralı’ya gitmesi, yasa çıkartılması, eve dönüşler gibi mevzularda toplumun buna iknası gerekiyor ki bu iktidar için siyasi bir maliyete dönüşmesin. Çünkü iktidar için siyasi bir maliyete dönüşme ihtimali belirdiğinde Erdoğan fren yapmaktan geri durmayacaktır. Bir buçuk yıl sonra seçim var. toplumun iknası ve rızasının alınması sürecin sağlığı açısından önemli.
Bu sürecin karakterini oluşturan diğer iki madde ise taraflar, yüzleşme, hakikat ve benzeri programlara uzunca bir süre girmek niyetinde değiller. Bunun da gerekçesini toplumu gerecek mevzulardan uzak durmak olarak kodlamışlar. Komisyon'da 137 kişi konuştu. Sadece üç kere söz kesildi. İkisinde asker ve polis aleyhine; “asker köy yaktı, polis tecavüz etti” ifadeleri için söz kesildi. Yani iktidar tarafı geçmişle ilgili hakikatin ortaya çıkartılması, yüzleşme, onarıcı adalet gibi gündemlerin günün sonunda askeri, polisi, devletin kurumsal varlığına dair eleştirilerin seçmen nezdinde geri dönüşü mümkün olmayan tartışmalar yaratacak riskli bir alan olarak görüyor. Buradan uzak duracağını çok net ifade ediyor. Komisyon'un görev tanımı tarif edilirken de daha önce de oldu.
Dördüncü karakteristik özellik yerli ve millilik vurgusu. Çok ısrarla üçüncü taraf yok diyorlar. Doğru da söylüyorlar ama dolaylı üçüncü taraflar var. Mesela bu süreç için hayati derecede önemli olan SDG'nin silahsızlandırılması. Suriye hükümeti ve Amerika, İngiltere, Fransa'nın moderasyonuyla yapıldı. Bunlar üçüncü taraf olmuyor mu? Eğer SDG rejime, yeni hükümete entegre edilmeseydi belki Türkiye'de olay başka gelişecekti. Demek ki Suriye üzerinden üçüncü taraf var. Irak tarafına bakıyoruz: Lojistik alanların terki, mağaraların boşaltılması ve silahların teslimi ile ilgili Erbil, Süleymaniye ve Bağdat'ın içinde olduğu mekanizmalar var. Onlar da üçüncü taraf sayılmıyor mu? Dolayısıyla third party, mediation anlamında kişiler ve kurumlar yok ama işin doğası gereği Suriye'de olduğu gibi ya da zorunlu olarak Irak'ta olduğu gibi dışarıdan destek alınanlar var.
Ben bu silahsızlanmanın daha büyük bir siyasi projeksiyonun parçası olduğu için de başarılı olacağına olan inancımı ifade ediyorum. Karakteristik bölümünde son olarak Ortadoğu'da Hizbullah ve Hamas'tan HTŞ'e, Daiş ve Haşdi Şabi'ye kadar bütün silahlı örgütlerin silahsızlandırıldığı bir takvimin içerisindeyiz. PKK silahsızlandırması da bunun bir parçası. O yüzden tarafların dışında da Ortadoğu dinamikleri, kabaca NATO ülkeleri ve diğer unsurlar tarafından en azından bozucu rol oynanmayan bir süreç. Eskiden özellikle Fransa'nın, Almanya'nın, Washington'un bu süreçlere negatif müdahale ettiğini düşünürdük ama şimdi böyle bir düşüncemiz ve bilgimiz yok. Dolayısıyla NATO'nun da içinde olduğu, desteklediği Ortadoğu'nun dizaynıyla ilgili bir fotoğrafın parçası olması da bu sürecin güçlü yanlarından biri. Ticari yolların güvenliğinin sağlanması, proksi güçler yerine devletleri merkeze alan yeni bir siyasi anlayışın güçlenmesi, İran'ın küçülmesinden doğan boşluğun Türkiye tarafından doldurulması gibi durumlar nedeniyle Ortadoğu'daki dinamiklerin de süreçle örtüştüğünü düşünüyoruz.
Bu süreçte toplumsallaşma ile ilgili en önemli adım Meclis’te komisyon kurulması olayı oldu. 2013 sürecine de baktığımızda, Meclis’te bir komisyon kurulma fikri Öcalan'ın en çok istediği başlıklardan biri. Öcalan bunu bir meşruiyet eşiği ve devlet kurumları karşısında bir muhataplık oluşturma gibi kodluyor. Daha önce de Akil İnsanlar Komisyonu dışında Meclis’te bir araştırma komisyonu kuruldu -2013'ten bahsediyorum-. Bahçeli'nin çağrısı oldu ama onun önerdiği isim, üye sayısı, komisyonun görev tanımı gibi mevzular muhalefetin, yani bizim de içinde olduğumuz blokun önerileri doğrultusunda şekillenerek hayata geçirildi. 51 üyeli bir komisyondu ve önemli kararları üçte iki çoğunlukla alacağı varsayılıyordu. Bu da muhalefetsiz karar alınamayacağı anlamına geliyordu. Meclis’teki altı siyasi gruptan beşi komisyona üye verdi. Keza 14 partiden de 13'ü komisyona üye verdi. 21 oturumda 88 çalışma saatiyle 137 kişi dinlendi ve 4199 sayfa tutanak oluşturuldu. Bu dinlemelerin %60'ının bizim Yeni Yol olarak verdiğimiz isimlerden müteşekkil olduğunu söylemem, Meclis Başkanlığının iktidar cenahının kaygılarından ziyade muhalefeti tatmin edecek ve süreci daha sağlıklı hale getirecek bir dinleme profili oluşturduğuna delil olur. Yani Meclis Başkanı ve AK Parti'yi temsil eden Abdülhamit Gül muhalefetin bu konudaki taleplerini karşıladı. Rapor ortak şekilde yazıldı. 51 üyeden 47 kişinin evet, iki kişinin ret, bir kişinin çekimser oy verdiği rapordu. Çekimser ve retler de raporu yetersiz bulduğu için öyleydi. Raporda 6. bölümde örgütün nasıl silahsızlandırılacağı tarif ediliyordu. 7. bölümde de, bizim ısrarımızla -muhalefet- demokrasi, hukuk, adalet, özgürlük alanında süregelen yanlışlıkların giderilmesine dair bir perspektif veriyordu. Rapor çıktıktan sonra bir 3 ay boşluk oldu. Bu 3 ay önemli ölçüde Suriye'deki dengenin oluşması ile ilgili olarak öngörülebilir. Bir de İran'a Amerika saldırısında orada örgütle ilişkili küçük bir grubun nasıl davranacağını beklemek gibi bir devlet tercihi oldu anlaşıldığı kadarıyla. Neticede Suriye'de entegrasyon başarıyla yol alıp İran'da da bu işin parçası olmayınca yasa için çalışmalara başlandı.
Şunu söyleyebiliriz: Yasanın ruhu ve özeti Meclis raporuyla çok önemli ölçüde örtüşüyor. Onun aleyhine bir durum yok. Bazı konularda genişletici boyutlar var. - Yasa metni katılımcılara da dağıtılmış durumda- Bu yasa, tahminim, bir ay kadar devlet, İmralı ve DEM arasında çalışıldı. Bunu sızdırmamaya çalıştılar. Meclis Başkanlığına vermeden bir gün önce bizi ziyaret ederek bir metin paylaşmadan içeriğini anlattılar. Bizden imza koymamızı da istediler. Biz dedik ki, böyle son dakika müzakere edilmemiş, katkımız tam anlamıyla alınmamış bir düzenlemede imza koymayız ama bunu zorlaştıran da olmayız. Evet oyu da verebiliriz- ki zaten evet oyu verdik daha sonra-.
Peki bu yasanın içeriği ne? Bu yasa gibi devlet daha önce 10 kez yasa çıkartmış eve dönüş için. Ama o dönemlerde örgütle bir arka plan trafiği olmadığı için kimse o yasaya icabet etmemiş. Bunda eksiğiyle, gediğiyle Öcalan'ın da onayı var. Yasa teklifinde DEM Partili eş başkanların ve yöneticilerin de imzası var. Bu nedenle bunun bu kez uygulanacağına dair kanaatimiz var. Ama yasa, yasanın yürürlüğe girmesini bir ön şarta bağlıyor. Türkiye'nin Millî İstihbarat Teşkilatı, örgütün gerçekten silah bıraktığını bir raporla tespit edecek. Millî Güvenlik Kurulu da bunu onaylayıp yayınlayacak. Yasanın bireyleri ilgilendiren, ceza hukukunu ilgilendiren boyutu o zaman yürürlüğe girecek. Bu kararın da yıl sonuna kadar alınabileceği ifade ediliyor. Zaten örgüt boşaltması gereken mağaraların yarıdan fazlasını bugüne kadar boşalttı. Kalanını da bu takvimde boşaltırsa ve silahları da belirlenen yere teslim ederse, MİT raporuyla yasa yürürlüğe gidecek. Bizim teklifimiz şuydu: Örgüt kendini feshettiği an yasayı çıkartırsın. Bir süre koyarsın. Örgüt üyeleri gelirse, gelir; gelmezse devlet olarak mücadeleni yürütürsün. O nedenle bu tespit, teyit ve ilanın bu aşamada da burada olmasını doğru bulmuyoruz. Çünkü az sonra söyleyeceğim, dağdaki yaklaşık 300 kişi kapsam dışında. Bu insanlar buharlaşmayacağına göre, bunların da kendileri için bir yaşam alanı ve korunma ihtiyacı devam edeceğine göre örgütün %100 silah bıraktığını MİT nasıl tespit edecek? Muhtemelen rapor bu konuda kuvvetli bir gelişmeyi teyit edecek. Yani %100 örgüt silah bıraktı demeyecektir. Devletler hukuku açısından da bu sorunlu. Düşünün ki işler bir şekilde bozuldu. Sizin devletiniz PKK'yı silahlı terör örgütü sınıfından çıkartmış. Diğer ülkeler de bunu yaparsa, siz bu kararı aldığınız için ve sonra işler sarpa sararsa bence bu devletin aleyhine bir durum olur. Ama nedense bu böyle bir mekanizmada devlet ısrar etti.
Yasanın kapsayıcılığı şu, en çok tartışılan mevzu. Yaklaşık 125.000 adet devam eden soruşturma var. 5.000 tutuklu var. Kandil'de takriben 4.000-5.000 kişi var. -5.000'i geçeceğini zannetmiyoruz-. Avrupa'daki sayı belirsiz. Hakkında soruşturma olmadığı halde bir korkuyla Avrupa'ya gelenler var. Bütün bu ağda 125.000 rakamına soruşturma olmayan bir 25.000 daha ekleyin- özellikle Avrupa'dakiler böyle olabilir- toplam 150.000 olsun. Kapsam dışı kişi sayısı 900'dür. Bu 900 kişinin 400'ü halihazırda Türkiye'de cezaevindedir. Cezasının infazını bekliyor. 300'ü Kandil'dedir. 100 kadarı da Avrupa'dadır. Aslında bazı önemli yöneticiler kapsam dışında kaldığı için yeterliliği tartışma konusu yapılsa bile 150.000’de 900 kişi demek %99'un üstünde bir kapsayıcılık demektir. Bu küçümsenecek bir şey değildir.
Yasa faydalanmak için yazılı başvuru getiriyor ve haklarında iddia olunan suçun üst limitine göre 5 ve 10 yıllık denetimli serbestlik süresi getiriyor. İlaveten Türk ceza infaz hukukunu zorlayan bir şekilde haklarında hüküm olanlar için 5 ve 10 yıl dolmadan 2 ve 3 yıl sonra sivil ve siyasi hakların iadesi hakkını tanıyor. Yani denetimli serbestlik süresi 5 yılken 2 yılda siyasete girebilecek, süresi 10 yıl olan 3 yılda girebilecek. Tabii bu hak Cumhurbaşkanlığı kurulunun ön onayı ve mahkeme kararıyla verilecek. Yani burada da bir vesayet var, deyim yerindeyse Erdoğan ve Öcalan'ın istemediği biri siyaset yapamaz, Cumhurbaşkanlığı kurulundan onay alamaz. Şunu vurgulamak lazım. Bu kesin hükmü olanlar için geçerli bir şarttır. Yani davası devam ediyorsa, savcılık aşamasındaysa zaten bu 2 ve 3 yıllık süreye tabi değil. Bu cezası kesinleşmiş kişilerle ilgili bir sınırlamadır. Bundan da şu çıkarımda bulunabiliriz: 5.000 kişi cezaevindeyse, bu 125.000 veya varsayımla 150.000 dediğimiz kişinin ancak 10.000'i hakkında kesin hüküm olabilir. Geri kalanlar henüz yargılama, Yargıtay, istinaf, yerel mahkeme ve savcılık aşamasındadır. Onların doğrudan sivil topluma ve siyasete karışması için de bir ön mekanizma yoktur. Bu, hakkında kesin hüküm olanlar içindir.
Diğer taraftan Cumhurbaşkanlığında, iyi bir gelişme olarak, kanun yürürlüğe girdiği gün kuruldu. İlk toplantısını yaptı. Bu kurulda dört tane alt komisyon kurulmasına karar verildi. Dört tane alt komisyonun ilki strateji ve silahsızlanma, sıralı olarak söylüyorum. İkincisi, adli ve hukuki süreçleri takip edecek bir komisyon. Üçüncüsü izleme komisyonu, süreci izleyecek. Gerekirse yeni yasal düzenlemeler ve idari tedbirler önerecek. Dördüncüsü de entegrasyon ve uyum komisyonu. Öcalan'ın statü talebinin takvim açısından 1 nolu olan silahsızlanma ve stratejik komisyonu üyeliği yoluyla çözülebileceğine dair kuvvetli kanaat var. Bir de Öcalan'a gazeteci, akademisyen, siyasetçi gibi bir ziyaretçi trafiğinin de onun o bahsettiği statü talebini karşılayabileceği varsayılıyor.
Meclis Türkiye'de Anayasa'ya göre her yıl 1 Temmuz'da tatile girer, 1 Ekim'de yeniden açılır. Devamında Meclis Başkanı Meclis’te bir komisyon kuracak. Bu komisyonla ilgili yasada bir detay yok. Bunun bir yapıcı muğlaklık olduğunu düşünüyoruz. Muhtemelen arzu eden her siyasi partinin en az bir temsilciyle bulunabileceği bir komisyon olacak. Bu komisyonu biz çok önemsiyoruz. Çünkü Cumhurbaşkanlığı kurulu ve komisyonlarında ne olup bittiğini biz bilemeyiz. Örgüt ne yaşadığını bilir. Devlet onu izleyerek bilir. Bugüne kadarki bütün süreçlerde öyleydi. Örgütle devlet arasında kapalı devre. Biz Meclis Komisyonu'nda MİT Başkanlığı iki defa, Dışişleri Bakanlığı bir defa, Adalet Bakanlığı iki defa, İçişleri ve MSB Bakanlığı iki defa dinleyerek doğrudan birinci ağızdan bilgi aldık ve onlara bazı sorular sorduk. Meclis’te de komisyon kurulursa sürecin gidişatı hakkında devletten doğrudan bilgi alma, onlara tavsiyelerde bulunma imkanını elde edecek. Bu önemlidir.
Türkiye'de iktidar hep diyor ki “Türk tipi bir süreç”, “dünyaya örnek bir süreç”. Bu yasa çıkıncaya kadar sürecin mimarisinden bahsedemezdik. İmralı var. Bir heyet oraya gidiyor. Onunla görüşüyor. İmralı Kandil'le görüşüyor. Heyet Cumhurbaşkanıyla görüşüyor. Meclis Komisyonu da bir kere İmralı'ya gitti, o kadar. Ama şu anda Cumhurbaşkanlığında bir kurul, alt komisyonlar, Meclis’te komisyon… çatışma çözümü örneklerine yakın bir mimari oluşumundan bahsedebiliriz.
Bundan sonra ne olur? Türkiye'de Millî Güvenlik Kurulu 2 ayda bir toplanıyor. Ekim ayındaki toplantıya bu raporun yetişmesi zor. Konuşmuşlar yapsak iyi olur mu diye fakat zor. Bu durumda aralığa yetişebilir diye düşünüyoruz. Bu rapor yayınlanırsa 6 aylık uygulama süresi var. Yani eve dönüşler olacak. Muhtemelen Erdoğan bu 6 ayı seçime en uzak olan 6 ay olmasını tercih edecektir. Dolayısıyla çok geciktirmeyeceğini düşünüyorum. Seçime yaklaştıkça sorunlar olur. Mesela son bir ayda yaşanan şöyle bir sorun oldu: Örgüte katılıp canını kaybettiği halde ailelerine bu bilginin verilmediği kişileri Örgüt peyderpey açıklamaya başladı. 1.000'e yakın isim açıklandı. Biraz daha açıklanacak deniliyor. Bu açıklanan isimler için şehirlerde -İrlanda da örnek verdiniz- taziye kabul geleneği vardır. Ama çok politikleştirildi. Aileler oturur, taziyeyi kabul eder. Bu taziye alanlarına 10.000 kişilik kalabalığa hitap edecek kuvvette ses düzenleri, yerden 2 metre yükseklikte sahne düzenleri kuruldu. Her tarafa örgütün, Öcalan'ın bayrağı, bazı yerlerde 1 metreye 50 cm hayatını kaybedenlerin fotoğrafları konuldu ve orada gün boyu propaganda konuşmaları yapıldı. Bu da toplumu rahatsız etti, çok ciddi bir gerilim oldu. Birtakım işlerin de geciktiğini zannediyorum. Anladığım kadarıyla devlet ve DEM Parti arasında ciddi bir tartışma mevzusu oldu.
Şimdi eve dönüşler olacak. Bunlarla ilgili siz ne kadar “hiç propaganda yapmayalım” deseniz de sosyal medya paylaşımları var. Bu süreçle ilgili olarak çok garip bir durum var. Türkler de mutlu değil, Kürtler de. Türkler bir terör örgütünün liderine devletin birtakım statüler ve pozisyonlar bahşettiğini ve bunun yanlış olduğunu söyleyerek mutlu değil. Kürtler de 50.000 kişinin hayatını kaybettiği 50 yıllık bir sürecin Kürtler için herhangi bir demokratik kazanım getirmeden sona ereceği için mutlu değil. Aslında orada bir çelişki de var. Zaten Kürtlerin bir kısmı örgütün varlığını Kürtlerin aleyhine olduğunu kabul edip eleştiriyordu. Bugün silah bırakmasını da eleştiriyorlar. Çok derin bir çelişki. Varken de eleştiriyorlar, bırakırken de eleştiriyorlar. Ama kendi tabanı açısından, yani DEM Parti ve örgüt tabanı açısından, gerçekten bir mutsuzluk var. Kayyım siyaseti devam ediyor, Selahattin Demirtaş serbest bırakılmadı. Yeni tutuklamalar oldu süreç içerisinde. Bir süreç yürütülürken bunlar niçin yapılıyor diye eleştiriliyor. Bu depresif mutsuzluk hali dağdan, cezaevinden ve Avrupa'dan geri dönüşler yaşandığında yerini duygusal bir rahatlığa hatta mutluluk, coşku içeren bir hale bırakabilir.
Meclis açıldığında Başkan’ın komisyonu hemen kuracağına dair bir iradesi gözüküyor. Biz şu anda açıkçası MGK raporunu bekliyoruz. Rapor için de benim kanaatim şu: Şu anda bütün sorumluluk %100 örgüttedir. Çünkü biz Meclis’te 7 siyasi grup, -bu arada bir tane arttı-. 7 siyasi grubun altısı evet oyu verdi. -Her ne kadar YENİ Parti yarı yarıya evet oyu verse de- altısı evet oyu verdi. Bir tek İYİ Parti doğrudan hayır dedi. Meclis’te 15 parti var. 12'si evet dedi. Biri çekimser dedi. ikisi hayır dedi. Biz bu desteği Erdoğan'a ya da Öcalan'a güvendiğimiz için, devlete ya da örgüte güvendiğimiz için vermedik. Biz bu desteği bu kez bu işin gerçekten başarılı olma ihtimalini gördüğümüz için verdik. Türkiye'de otoriterleşme ve Erdoğan'la ilgili tartışmalar varken 467 milletvekilinin, daha doğrusu muhalefetin %70-80 oranında destek vermesinin tek bir anlamı var: Türkiye bu savaştan, bu çatışmadan yoruldu artık normalleşmek istiyor. Bu gerekirse Erdoğan'a ve Öcalan'a rağmen -onlarsız da olmuyor zaten- onlarla ilgili bütün eleştirilere rağmen desteklenen bir arzu halidir.
Bazen bize soruyorlar, “örgüt silah bırakmak istese ama devlet gerekli adımları atmazsa” şu anda top %100 örgütün sahasında. Yasa çıktı. Örgüt Dese ki: “Ben şu şu şu şu mağaraları boşaltmak istiyorum. Türkiye ordusu devralmıyor.” Ya da “Ben üyelerimi bir yere topladım. Silahları teslim etmek istiyorum. MİT gelip bunu almıyor.” Sorumluluk devlette olur, değilse Süreci yürütmek sorumluluğu örgüte geçmiştir. Suriye'de takip etmişsinizdir, 30 Mart anlaşması oldu. Bir yıl boyunca SDG ipe un serdi. Bir yıl sonra Şam, SDG'ye Halep'te bir operasyon yaptı ve SDG daha az faydalı bir anlaşmaya 15 Ocak'ta imza atmak zorunda kaldı. Geçen gün bir röportajda Mazlum Abdi’ye soruyorlar. Bu süreçte keşke dediğiniz bir şey var mı? “Tek bir keşkem var: Keşke 30 Mart anlaşmasını uygulamak için ısrarcı olsaydım” diyor. Anlaşmanın uygulanmaması Şam devletinin işine geliyor olabilir ama o zaman sen uygulama iradeni ortaya koyacaksın. Bugün de örgütün, devleti bu raporun yazımı noktasında eleştirmeye hakkı yok. Bütün mağaraları boşaltmak, silahları teslim etmek noktasında irade ortaya koyuyorsa ve devlet bu iradeye cevap vermiyorsa bunu kamuoyuna mal edebiliriz. Şu anda da böyle bir iddia söz konusu değil. Tabii ki mantıklı düşündüğümüzde kapsam dışı olan 300 kişi kendilerini korunaklı bir yerde nasıl tutacaklar? Dolayısıyla bu aşamada %100 silahsızlanma denmesi zor. Ama madem ki taraflar böyle bir tespit ve bu raporun MGK'dan onayında mutabık kaldı, o zaman bunun gereğini yapacaklar. Fesih kararı 12 Mayıs 2025'te alındı, 11 Temmuz'da silah yakıldı. Bizce o zaman yasa çıkmalıydı. Bizim görüşümüz bu. Ama taraflar bu yasada böyle mutabık kaldıysa o zaman biz de bu mutabakata uyumu iki taraftan isteriz. Cumhurbaşkanlığı ilk toplantısını yaptı, Meclis’te kendi komisyonu kurarsa devlet yasanın gereğini ilk aşamada yapmış oluyor. Örgüt de inşallah tamamlar. Biz de bu meseleden tamamen kurtulmuş oluruz diyeyim.
SORU - CEVAP
- (Meclis komisyonu hakkında)
Meclis komisyonu ile ilgili yasada tek cümle var. Biz bunu yapıcı muğlaklık olarak tanımladık. Komisyonun ismi, üye sayısı hangi konularda ve hangi usulle çalışacağı belli değil. Ama önümüzde bir önceki dinleme komisyonunun bir yönergesi var. O bize yön gösterebilir. Yani biz şunu söyleyebiliriz. Bu komisyon Cumhurbaşkanlığındaki kurulun bütün çalışmalarını gözetleme, bilgi alma, izleme hakkına sahip olmalı. Mutlaka bütün siyasi partilerden üye almalı. Normalde Meclis İçtüzüğü'nde bu zor bir iş ama komisyon İçtüzüğe tabi değil, geçen sefer bu başarıldı. Kamuoyuna, taraflara görüşlerini aktarabilmeli. Bunların sağlanabileceğini ben düşünüyorum. Bürokratik denklik gereği, Cumhurbaşkanlığındaki alt komisyonların değil kurulun muhatabı olacaktır bu komisyon. Alt komisyonlardan ise hukuk ve adli süreçleri izleme komisyonu bence şimdilik yeni bir kanun yapma süreciyle ilgilenmeyecektir. Tabii.
125.000 soruşturma, bunun 75.000'i açık, 50.000'i mevzuata uygun gizli soruşturmadır. - kanunda bu var. Gizli soruşturma yapılabiliyor-. Bu 125.000 soruşturma ile ilgili bir uygulama birliği oluşturmaya çalışacaktır. Buradan gelen sorunları ele alacaktır. Sivil haklar, siyasi haklara başvuru hakkını, denetimli serbestliğin bozulup bozulmadığını ele alacaktır. Kanunda ilginç bir madde var. Yasa yürürlüğe girip birisi yasadan faydalanınca herhangi biri, "Ben hiçbir yerde bahsetmedim, bu 5 yıl önce gelip örgüt adına benden zorla para almıştı." derse, yani yeni bir suç iddiası ortaya çıkarsa, bunun soruşturulması için bu komisyonun ona ön izin vermesi gerekir. Yani bir anlamda örgütle ilgili soruşturmaları bir yerde kesmek, bir hat çizmek istiyorlar. hukuk ve adli işler komisyonu bu tip görevleri görecektir. Bununla birlikte tabii ki yasada var. Bu kanun yetersiz kaldı. Bizim şu şu konularda yeni bir düzenlemeye ihtiyacımız var diye talep oluşturma hakları da var.
(Soru MGK onay kararını verir mi?)
MGK konusuna gelirsek, MGK'nın bu kararı alacağından emin olabiliriz. Merak ettiğimiz ve biraz da kaygıyla takip ettiğimiz şey, MİT'in bu raporu MGK'ya sunup sunmayacağıdır. Yani Türk devlet kültürü açısından MİT o raporu sunduktan sonra MGK onu reddetmez, kabul eder. Ama esas olarak MİT'in MGK'ya, "Evet. Ben sahada şu şu şu çalışmaları başarıyla tamamladım. Şu şu gözlemlerim var. Bu yasanın yürürlüğe girmesi için örgüt gerekli, onların ifadesiyle kritik eşiği aşmıştır." diyecek mi? Bunun gecikmeden Ekim ya da Aralık'ta denmesini umut ediyoruz. Yeni yıla kalmayacağını zannediyoruz. Yani dolayısıyla burada bizim Milli Güvenlik Kurulu'nun tamamı, doğrudan Sayın Cumhurbaşkanı'nın atadığı üyelerden müteşekkildir. Zaten bu yasa çıkmış olmakla onların politik bir değerlendirme yapma hakkı kalmamıştır. O hakkı Cumhurbaşkanlığı makamıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi kullanmıştır. Onların bugün itibarıyla yapacağı değerlendirme, MİT raporunun umulan yeterliliği karşılayıp karşılamadığı olabilir. Yani MİT'e diyebilir ki, "Senin raporunda şu konular eksik kalmış. Bunları biraz daha olgunlaştırın. Bir daha getirin." Bu mümkün. Ama bizdeki bugün mevcut yönetim sistemi tamamen Erdoğan'ın şahsında bütün rolleri birleştiren bir sistem.
Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz: MİT, Erdoğan'ın onayını alıp MGK kurul üyelerinin rahatlıkla evet vereceği bir raporu yazmadan oraya götürmez. Döner, örgüte der ki, "Yaptığınız şurada eksik, burada yanlış. Şunu halledelim, ben raporumu öyle yazarım." der. O yüzden bizim merakımız MİT'in ne zaman rapor yazacağıdır. MGK'nın onu kabul edip etmeyeceğine dair zihnimizde bir soru işareti yoktur.
(Seçim takvimi ve süreç)
Bizde normal seçimler 2028 Mayıs'ta olacak. Bunun 2028 başına ya da 2027'nin sonuna ertelenebileceğini, çekilebileceğini varsayarsak şu anda 2026'nın sonundayız. Yani 1,5 yıl sonra seçim var. Yasada MİT raporu MGK kararından sonra 6 aylık uygulama süresi var. 6 ay bir gün sonra birisi gelirse yasa dolmuştur. Yasa Cumhurbaşkanına 6 aylık süreleri üçer aylık dilimlerle artırma yetkisi verebilirdi. Türk hukuk sistemi buna müsait ama bunu buraya yazmadılar. Tahmin ediyorum, onlar da iş uzamasın, bu iş bitsin diye bakıyorlar. Benim kanaatim odur ki yasanın Meclis'e sevki, devletin kendi zihnindeki birçok eşiği açtığını ve bunun da başarıyla tamamlanacağına olan inancını gösterir. Yoksa hem Meclis'ten bu yasayı geçirip toplumdan bir dünya eleştiri alacaklar hem de başarısız kalacaklar. Bunun maliyeti onlar için ağır olur.
(Bu takvimde demokratikleşme adımları gelir mi?)
Kürtlerin hakları ve Kürtçe ile ilgili güçlü bir talep var. En son İmralı Heyeti de açıklamasını ilk defa iki dilde yaptı. Bu hep tabandan gelen itirazlar nedeniyle. “Silah bıraktınız da bizim hakkımız, hukukumuz ne olacak” gibi sorular. Bu 6 ay içerisinde İmralı DEM Parti iktidarı vatandaşlık, Kürtçe, ana dil, yerel yönetimler gibi başlıklarla masaya davet edemezler. Onların anlaşması bu. En başta söyledim. Bir pazarlık yok. Bu çözüm değil, barıştır. Zaten devlet bu mesajı birkaç kere verdi. Dedi ki, "Kardeşim, ne istiyorsunuz?" Ana dil, yerel yönetimler, vatandaşlık. Üçünün de farkındayım ama bunu silahsızlanmadan sonra konuşuruz”. Şu anda konuşmak istemiyorlar ve bu alanlardan da uzak duruyorlar.
Bahçeli'nin bahsettiğim üç konuşmayla, beş yazısı, Erdoğan'ın Kızılcahamam konuşması, - mutfakta olmasa bile - Cumhurbaşkanlığı Üst Kurul Başkanı olarak Mehmet Uçum'un yazıları, bütün bunlara yeteri kadar referans veriyor diye düşünüyorum.
Yani işin doğrusu, mevcut iktidar pratiğine baktığımızda -Bahçeli'nin akademik standartta yazdığı makaleler ve ortaya koyduğu pozisyona rağmen- bu iktidarın bu süreci bir demokratikleşme ile destekleyeceğine dair bir umudumuz ya da varsayımımız yok. Türkiye'de de muhalif seçmenin önemli bir kısmı bu sürecin bir demokratikleşme getirmeyeceği ve Erdoğan'ın bir kere daha seçilmesi için yeni bir denklem yaratacağı gerekçesiyle sürece karşı çıkıyor. Bu, bir kolayca reddedilebilecek bir tez değil. Erdoğan birçok zor seçimi kazanabilmiş birisi, Türkiye'de 25 yıldır resmen iktidarda. Ama Kürt seçmeni de çantada keklik, kim ne derse peşine takılacak bir seçmen olarak görmek de doğru değil. 2019 yerel seçimlerinde Öcalan adına bir mektup okundu ama Kürt seçmen o mektubun gereğini yapmadı. Keza 2023 seçimlerinde 6 muhalefet partisi ve dışarıdan DEM Partisi Kemal Kılıçdaroğlu'nu desteklediği halde CHP ile ilgili tarihsel hafıza nedeniyle iki turda da Kürt seçmeninin sandığa katılımı Türkiye ortalamasının altında oldu. Yani sandığa giden Kemal Bey'e oy verdi ama "Ben CHP'nin adayına oy vermem, veremem." deyip sandığa gitmeyenler de oldu. Dolayısıyla Öcalan bir şey diyecek, DEM bir şey diyecek, Kürtlerin hepsi gidip Erdoğan'a bir kere daha oy verecek. Bu, Kürtlerin politik hafızasına, tecrübesine ve aklına da bir haksızlık. Peki, bir demokratikleşme getirmeyeceğini varsayarak bile niye destekliyoruz? Çünkü bu sorun, bizim en büyük sosyal sermayemizi her an yiyen bir olay. Geçtiğimiz ay aynı gün iki haber gazetelerde yayınlandı ya da sosyal medyada. Birincisi, Öcalan diyor ki: “1993'te bu işi başarmak üzereydik. Keşke bozulmasaydı.” 1993 bozulmuş. O günden bu yana 40.000 kişi ölmüş. 40.000. Aynı gün Katar'da Hakan Fidan, Dışişleri Bakanı olarak konuşuyor. Kendisinin MİT Müsteşarı olduğu 2013 sürecinden bahsediyor. “2013'te bitmek üzereydi ama başaramadık. Keşke başarsaydık” diyor. Peki, 2013'ten bu yana kaç kişi ölmüş? 10.000 kişi ölmüş. Bunlar istatistiki bilgi değil. Birisinin kardeşi, birisinin oğlu, birisinin yakını; hem asker, polis, korucu hem sivil vatandaş hem de dağa çıkan insanlar; devletin bu iş için harcadığı milyarlarca trilyon doları geçen rakamlar. Bütün bunlar bittikten sonra ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, demokratik mücadeleyle kendine ait hak, hukuk, özgürlüğü nasıl istiyorsa Kürtler de öyle isteyecek. Sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendi makbul vatandaş tanımına dahil olan varandaşlar için bile demokratik bir devlet değil ki. O vatandaş da özgür ve mutlu bir vatandaş değil ki. Şöyle anlatıyorum bazı toplantılarda. Beyaz bir kağıtta 10 madde yazsaydı ve bunun altında da Bahçeli, Öcalan ve Erdoğan'ın imzası olsaydı, bu Türkiye'de neyi değiştirirdi? Bu metin Anayasaya mı eklenirdi? Kanun mu kabul edilirdi? Cumhurbaşkanlığı kararnamesi mi sayılırdı? Hiçbiri değil. Herhangi bir şeyi yapmak istiyorsanız Anayasa değişikliği için 360 ya da 400 vekili ikna etmeniz lazım. Kanun yapmak için 200 kişiyi. Erdoğan'ı ikna etmeniz için toplumun buna itiraz etmeyeceğini bilmesi lazım. Yani silah aradan çıktıktan sonra anayasa değişikliği dahil en temel haklara dair bütün mücadele artık siyasi aktörlerin, toplumun iknası üzerinden ilerler. Biz Erdoğan otoriterleşiyor diye PKK'ya "Sen silah bırakma mı?" diyecektik. bazı itirazlar açısından bunu söylüyorum. Sizin sorunuz tam tersinden geldi. Bunun devamında demokratikleşme gelir mi? Kısa vadede, gelmeyebilir veya gelmez. O zaman bu bizim için bir çelişki değil mi? Devamında demokratikleşme umudu olmayan bir süreci destekliyor olmak. 50.000 insan ölmüş. Son 10 yılda 10.000 kişi ölmüş. Ondan önce 40.000 kişi ölmüş. Ölümlerin sona ermesi en büyük kazanımdır. Otoriterliğin en büyük meşrulaştırıcısı olan silahlı bir terör örgütünün sona ermesi en büyük kazanımdır. önemli bir kıyas ta şu: İrlanda örneği dışında hiçbir çözüm çabası zaten demokratik bir ülkede yaşanmamış. Yani De Klerk'in, Santos'un, Filipinler'de Aquino'nun, Duterte'nin çok iyi demokrat, özgürlükçü, katılımcı liderler ve yönetim modelleri oluşturduğunu iddia edemeyiz. Filipinler'de Duterte, geçen yıl Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından tutuklandı. Tutuklanma sebebi, iktidarda bulunduğu dönemde (2016-2022) uyuşturucuyla mücadele programında zorla kaybettirme, tecavüz, işkence ve benzeri suçlar. Ama aynı Duterte aynı zaman aralığında Moro sürecini başarıyla yürütmüş. Demek ki biz bu beladan kurtulabiliyorsak demokratikleşmeyi liderlerin bize bir lütfu olarak değil, toplumsal mücadele ve uzlaşmayla üretebiliriz.
Soru: Peki, biraz bahsedildi. Bu mevcut yasanın uygulanabilmesi için de bazı değişikliklerin olması gerekiyor. Onu nasıl görüyorsunuz?
Mesela antiterör yasası gibi mi?
Bu yasanın uygulanması için ona gerek yok. Bu yasa uygulanırsa Türkiye en büyük terör belasından kurtulduğu için Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve infaz kanununu yeniden ele almak zorunda.
Soru: Mevcut durumu soruyorum da ona el dokunmayacak diyorsunuz.
Eğer bir kişi örgüt bünyesinde kasten adam öldürme suçunu işlememiş ve sayılı 300 kişinin içinde değilse, bütün bu yasal düzeneğe rağmen gelip bu yasadan faydalanıyor. Bu Terörle Mücadele Kanunu'na referans veren bir şey yok ki burada.
Soru: Şunu demek istiyorum, yasa orada duracak. Yani mevcut yasalar duracak.
- Belki infaz yasasında, daha kısa vadeli bir iyileşme beklenebilir. Özellikle infazda eşitlik. Ama onun dışında TMK'nın revizyonu bence bu katılım süreci bittikten sonra gündeme gelir.
Soru: yasa anayasa mahkemesine gidebilir mi?
Anayasa Mahkemesi'ne iki gerekçeyle bu yasa götürülebilir. Birincisi, bu yasanın PKK'ya özgü bir yasa olmakla, başka bir örgüt için uygulanamıyor olmakla Ceza Kanunu mimarisinde eşitlik ilkesine aykırılık teşkil ettiği. Burada özellikle Türkiye'de bilinen FETÖ yargılamaları açısından önemli olur. İkinci Anayasa Mahkemesi'ne götürme gerekçesi; Bu yasanın daraltıcı hükümlerinin iptali, yani 2005'ten önce ağırlaştırılmış müebbet suç işleyenler ile kasten adam öldürmeler dışında tutulmasın ifadesiyle götürülebilir. Bu ikisini de yapacak bir siyasi hareket yok. Yani ne FETÖ'nün kapsama girmesini isteyen bir hareketlilik var. Bunu bir tek biz ifade ettik. FETÖ yargılamalarının yüzde 90 seviyesinde hukuka aykırılık içerdiği, onlara da bir şans vermesi gerektiğini ifade ettik. Ama sonuçta bu yasa böyle geldi. İkinci olarak da bu iki limit, yani 2005'ten önce yönetici olanlar, bugün içinde kasten adam öldürmenin fiili olanlar. Peki yetki olarak kim Anayasa Mahkemesi'ne götürebilir? Bir, ana muhalefet partisi, yani YENİ Parti. İki, Meclis'te 120 milletvekili. YENİ Parti Genel Başkanı, grubuna hükmedemese de yasaya evet oyu verdi ve bu yasa doğrudur dedi. “Gereklidir” dedi. Doğrudur değil de gereklidir dedi. İkincisi, yasa karşıtları 120 kişi değil. Doğrudan hayır veren 29 kişi var. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi seçeneği yok. Kapsayıcılık 300 derken Kandil'de 300 kişi dedim. devlet cezaevinde olan kişiler ve devam eden soruşturmalardan kimin kapsam dışında olduğunu biliyor. şunu biliyoruz: 4.400 kişi var. 3.900'ü tahliye olacak. Demek ki cezaevindekilerin 500'ü kapsam dışı, geriye kalıyor 400 cezaevinde olmayıp kapsam dışında olanlar. Bu 400 kişinin -bize yapılan bilgilendirmelerden birinden aldığım izlenime göre- 300'ü Kandil'de, 100'ü Avrupa'da. örgütün son 10 yıldır hareket kabiliyeti sıfırlanmıştı. Yani son 10 yıldır, hendek olaylarından bugüne kadar bir askerin, bir polisin ölümü sayısı 8-10 olayla sınırlıdır. Mersin'de bir karakol saldırısı aklıma gelen, diğerleri sivil saldırılar ki İstiklal Caddesi saldırısı örgütle ilişkilendirilemedi falan.
…
Devletin istihbaratı çok güçlü. Herhangi bir tarihte bir eylem olsun, bir kişi yakalansın ya da tespit edilsin. Hemen Genelkurmay Başkanlığı şunu yayınlar: Bu kişinin kod adı ne? Doğum adı ne? Doğum yılı ne? Gerçek adı ne? Hangi tarihte örgüte katılmış? Hangi eylemlerde bulunmuş? Bugüne kadar devletin bunu yapmadığı bir olay yok. Dolayısıyla biz devletin bu 900'ü, 300'ü tespit ederken kendi istihbaratıyla başarıya çok yakın bir yerde durduğunu düşünebiliriz. Gözden kaçan var mıdır? Bilmedikleri var mıdır? Bir şey diyemeyiz. elbette mümkündür.
Soru: Belki şu ihtimali de düşünmek gerekebilir. Bu yasanın uygulanması esnasında mahkemelere intikal etmiş davalarda hâkimler resen ya da taraflardan birinin talebiyle düzenlemenin Anayasaya aykırılığından Anayasa Mahkemesi'ne götürülmesini talep edebilir.
- Bu da ancak bu ihtimalde, bundan faydalanan biri bunu yapabilir. O da aleyhine değil, lehine hükümlerle, mesela diyebilir ki "Ben sivil siyasi haklarıma kavuşmak için niçin Cumhurbaşkanlığı Kurulu'nun idari vesayetine tabi olayım? Ben doğrudan bunu mahkemeden isteyebilmeliyim." gibi.
Evet. Ya da beni sınırladığı için, haksız bir yeri sınırladığı için ben bundan istifade edemiyorum.
Çok önemli bir tartışma da şu: Bu yasadan faydalanmak yazılı başvuru şartına bağlı. Mesela cezaevindeki bir siyasetçi, örneğin Selahattin Demirtaş, 10 yıldır örgütün bir üyesi olmadığını ve örgütle bir ilişkisinin olmadığını savunuyor. Ama bu yasaya yazılı başvurmak zorunda. Biz bu hükmün değiştirilmesini çok önerdik. Dedik ki bu yasaya başvuru kişinin daha önceki savunmalarıyla aleyhine yorumlanamaz, dedik. Bilmiyorum ki bazıları çıkabilir mi? "Ben bu yasadan faydalanmıyorum." der mi? Mümkündür. Ama onun dışında hakkında soruşturma yürütülen herkes ve dağdakiler ve Avrupa'dakiler ancak yazılı başvuruyla kapsama giriyorlar. Otomatik bir kapsama giriş yok.
Soru-yorum: muhalefet daha etkin olabilir mi?
Muhalefetin rolü açısından bence bugünkü Türkiye şartlarında muhalefetin bu sürece itiraz etmemesi yeterlidir, başka bir şeye gerek yok. Çünkü çok büyük bir baskı altında. Her gün yeni bir soruşturma, her gün yeni bir dava. Sayın Cumhurbaşkanı ve AK Partililerin böyle bir süreç yokmuş gibi muhalefeti örseleyen, diline dolayan cümleleri vesaire. Zaten muhalefet kendi seçmeninden şöyle bir itirazla karşılaşıyor: "Erdoğan'ın derdi bir kere daha seçilmek ve siz de buna payda oluyorsunuz." YENİ Parti'nin yarısı hayır oyu verdiğinde bunun dörtte biri belki ideolojik olarak bu tip süreçlere karşıydı ama dörtte biri de tabandan duyduğu itirazlar nedeniyle hayır oyu vermek zorunda kaldı. Muhalefet ilk günden beri Meclis'teki 15 partinin, 13'ü, 7 grubun 6'sı süreç nedeniyle demokratikleşme açığını ifade eden cümleler dışında fesih, silahsızlanma ve İmralı üçgeni ile ilgili mevzuları neredeyse hiç eleştiri konusu yapmadı. Ve bu konuda süreci, hatta bizim Genel Başkanımız Ali Babacan, “%5 bile ihtimal varsa desteklemek lazım” diye ifade etmişti. Bence muhalefetten daha fazla bir şey beklemek Türkiye gerçeğine aykırı. Yani Erdoğan'ın anlatmadığı bir süreci muhalif liderler ne kadar anlatabilir? Geçen hafta Özgür Özel bir yerde evet oyları nedeniyle sıkıştırılınca kendini savunmak için dedi ki, "Biz İYİ Parti'nin iki katı kadar hayır oy verdik." Ama Diyarbakır'a da gidip niçin evet verdiklerini anlatıyor. Yani böyle bir baskı altında muhalefet daha fazla bir şey diyemez.
Sivil toplum ne yapabilir soru üzerine:
Sivil topluma gelince, sivil toplumun bütün çalışmaları mevcut kapasiteyi güçlendirmenin dışına geçmiyor. Yani toplumsallaşma dediğimiz şey; sürece itiraz edenlerin, kaygı, şüphe, kuşku ve endişeyle bakanların iknasıdır da aynı zamanda. Şimdi ben konuşmamın girişinde DPI'ya teşekkür ettim ama 2024 Aralık ayında bir toplantıya davet edildim. Türkiye'de yapılan ilk toplantıydı. Ankara'da Hakların Demokratik Kongresi diye DEM'e yakın bir yerdi. bir alt başlık vermemişlerdi. Ben de süreci bekleyen tehditleri anlatmak istedim - Herkes fırsatlardan bahsediyorken- Tehditlerin birinci maddesine, 13 defa deneyip başaramamış olmanın getirdiği derin güvensizlik halini yazdım. o hâlâ devam ediyor. İkinci maddeye ise muhalif sivil toplumunun, Kürt sivil toplumunun dünya örneklerinden edindiği bilginin yarattığı beklenti ve mükemmeliyetçiliğin bu süreç üzerinde yaratacağı stres olduğunu anlattım. Kolombiya'da 2016 barış antlaşmasından sonra 1.200 sivil toplum lideri öldürülmüş -muhtemelen devlet tarafından, paramiliter güçler tarafından-. Ama biz Türkiye'de hep Kolombiya'nın en olumlu yönlerini anlatıyoruz. Bunlar niye bizde olmuyor diyoruz. Filipinler'de, İspanya'da, Güney Afrika'da ya da İrlanda'da hep o dönemin zorluklarını değil, özellikle devletin süreci inşa etmek ve ilerletmek için attığı adımları zihnimizde kodladığımız için… Bu sürecin ajandası, mimarisi, bir modeli olmadığı için, buradan bir şey çıkmaz, "Bu iş böyle olmaz." dendi hep. Oluyor, bal gibi oluyor yani. İşte gidiyor bir şekilde. Tabii ki iyiyi ve doğruyu söylemek lazım ama mükemmeliyetçi bir zaviyeden, beklentileri de yüksek tutarak yaklaştığınızda bu da bir sorundur. Sivil toplum için söylüyorum. Zaten bu süreci destekleyen sivil toplumun yeteri kadar farkındalığı var. Birisi bir iş yapacaksa bu sürece karşı olan üç kişiyi bir yerde bulup, niçin karşı olduklarını dinleyip niçin destekleyebileceklerini ya da bu sürecin onlara bir zarar getirmeyeceğini anlatmakı. Diyarbakır Ticaret Odası'nda bir program yapmaya gerek yok. Konya Ticaret Odası'nda, İzmir, Tekirdağ Ticaret Odası'nda bir şey yapmak lazım. Bölge barolarını toplamaya gerek yok. Türkiye Barolar Birliği ve Türkiye'nin batısındaki barolarla bir araya gelip bunun hukuki gereklerini konuşmak lazım… Karşıt olanlar alan açmıyor, toplantıya davetli göndermiyor. Bunu kabul ediyorum ama neticede toplumsal rıza ve desteğin artırılması ancak karşıtların, kaygılıların, endişelerin, endişelilerin bu duygularının veya soruların cevaplanmasıyla mümkün. Yani sivil toplum ne yapabilir dediğiniz için söylüyorum. Biz Cizre'ye gittik. 150 kişiye konuştuk. Yani 150'si de süreci destekliyoruz zaten, örnek. Ama keşke birisi bizi Konya'da, Aksaray'da, Edirne'de bir toplantıya çağırsa, çağıran yoktu.